Orada çevirirken hocalarıma da sordum “Siz Saltuk Buğra Han’ı biliyor musunuz? Haberiniz var mı? Biz ilkokuldayken bunu öğreniyorduk, bunun hakkında hiç kitabınız var mı?” dedim.
Türkçeden Çinceye ve Uygurcaya yaptığınız çevirilerin yanı sıra bir de Uygurcadan Türkçeye yaptığınız çeviriler var. Onlardan da bahseder misiniz?
“Saltuk Buğra Han”ın mezarı Kaşgar’da, oraya gidip türbesini ziyaret etmiştim. “Saltuk Buğra Han”, Karahanlılar zamanında Türklere Müslümanlığı getiren kişi. Biz Kaşgar’dan yayılmışız diğer yerlere gitmişiz. Bizim Halk Meclis Yardımcısı gerçekte benim akrabam, O , “Saltuk Buğra Han Müslümanlığı nasıl getirdi?” diye bir roman yazalım diyordu ve sonuç olarak 5-6 seneden beri bu roman üzerinde çalışıyordu. “Nasıl Müslüman olduk, eskiden Müslüman değildik ki!..” dedim kendi kendime ve merak ettim ve bu romanı çevirme hevesi geldi. Bu romanın üçte ikisini Çin’de çevirdim, geri kalan üçte birini ise Ankara’da öğrenim için gittiğimde çevirdim. Orada çevirirken hocalarıma da sordum “Siz Saltuk Buğra Han’ı biliyor musunuz? Haberiniz var mı? Biz ilkokuldayken bunu öğreniyorduk, bunun hakkında hiç kitabınız var mı?” dedim. Onlar da “Aaa!.. Saltuk Buğra Han Müslümanlığı getiren kişi, biz biliyoruz ama onun hakkında Türkçeye çevrilmiş kitap yok, çevirirsen onu basarız.” dediler. Böylece çevirdiğim kitap gene kendi alanında ilk kitap oldu.
Hangi yıllarda çevirdiğiniz kitap basıldı?
1989 yıllarında çevirdim ve daha sonra 1991 yılında bir defa daha gittim, o tarihte basıldı. O dönemde İsviçre’nin Türkiye Büyükelçisi tatile Ankara’ya gelmiş, kütüphaneden benim kitabımı almış. Kitabı aldıktan sonra “Rukiye Hacı” isminden benim Türk olduğumu sanmış ama sonra benim Çinli olduğumu öğrenince araştırma yaparak beni buldu. “Rukiye Hanım ben bu kitabı çok seviyordum, küçükken annem babam bana bunu öğretmişti, aklımda kalmış, hep “Satuk Buğra Han” hakkında bir kitap arıyordum. Siz kitabınıza imza atar mısınız?” dedi. “Ben ancak Uygurca imza atabilirim.” dedim. “Tamam atın!..” dedi. Satın aldığı iki kitaba da imza attım. Bir tanesini İsviçre’ye götürdü, hediye edecekmiş.
Kitabı Uygurcadan mı çevirdiniz?
Uygurcadan çevirdim, şimdi Çinceye de çevrildi, daha çıkmadı ama yakında çıkacak. Çok büyük bir kitap olduğu için Çin’in resmi bir kuruluşu tarafından filmi çekilecek. Belgesel olarak değil, roman aslına bağlı olarak çekilecek ancak Çince roman olarak çıktıktan sonra bu yapılacak. Senaryo yazarları farklı oluyor. Romana göre senaryo yazılacak. Artistlerini de aramaya şimdiden başladılar. Para da arıyorlardı, belki “Türkiye’de bize yardım eder!” diyorlardı.
İlk defa ne zaman Türkiye’ye geldiniz, geldiğiniz de yaşadığınız zorluklardan bahsedebilir misiniz?
İlk defa 1989 yılında Türkiye’ye geldim. Çin’de Türkçe öğrendikten tam 20 sene sonra geldim. O zaman kendi kendime Türkçe çok iyi biliyorum demiştim. Stalin Lenin’in bir deyişi var bana çok iyi gelir. “Biliyorum diyen insan bilmeyeni gösterir!..” Küçükken Lenin niye böyle söylemiş diye çok düşünürdüm. Küçükken biz Sovyetlerin kitaplarını çok okurduk. Ne demek istediğini şimdi daha iyi anlıyorum. Çin’de ilk defa Türkçe öğrenen benim, 20 sene sonra ben Türkiye’ye gittim, elbette benim Türkçeyi iyi bilmem lazımdı ama Türkiye’ye gittiğimde bilmediğim birçok kelime karşıma çıktı. Mesela “Berber” adlı bir kelime öğrenmiştik, baktım hiç “Berber” yazan bir dükkan göremedim. Bir gün saçımı yaptırmak istiyordum, okulda ki hocalarıma sordum. “Sizde berber dükkanları nerede oluyor?” diye! Hocalarım o kadar çok güldü ki sonra hocalarım biraz da kinayeli olarak: “ Biz Avrupalaşıyoruz, berberlere biz kuaför diyoruz!” demişlerdi. Bir dili öğrenmek için o dilin memleketine gidip yaşamak lazım.Türkiye’ye gittikten sonra bir sürü şey öğrendim.Kitaptan öğrenmek başka, gerçek hayattan öğrenmek başka!..
Niçin Türkiye’ye gitmiştiniz?
Biz Türkçe öğrendikten sonra iki devlet arasında bir anlaşma yapılmıştı. Bu anlaşmaya göre Türkiye’ye 5 öğrenci gidiyor, Türkiye’den de 5 öğrenci burslu geliyordu. Önce arkadaşlarım gitti sonra bana sıra geldi, çünkü ben okuyordum ondan önce gitmedim. Ben de burslu gittim. Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesinde Edebiyat bölümünde kaldım. O zaman kadar pek Türkçe konuşamıyordum. Oraya gittikten sonra Türkçe konuşmaya başladım. Oradan haberler ve yazı yazıyordum, yazı nasıl doğru yazılır onu öğreniyordum. Sonra bir kere daha gittim. Çin’de bir unvana sahip olabilmek için çeviri veya yazı olarak en az dört esere sahip olunması gerekiyor. Benim o sırada üç eserim vardı. “Satuk Buğra Han”, “Kuyucaklı Yusuf” vardı. Üçüncü eserim ise şöyle oldu. Türkiye’ye gittiğimde Eskişehir’de “Uluslar arası Türk Edebiyat Kongresi” oldu. “Uygur Edebiyatın Yeri” adlı bir tez hazırladım. Bu tezi yazmam benim için çok iyi oldu, bu tez gazeteler yayınladı. Hocam “Sen burada bir sene kalmışsın, gerçekten Türkçeyi iyi öğrenmişsin!” diyerek beni takdir etti. Böylece bu tezde üçüncü eserim oldu. Dördüncü esere ise şöyle sahip oldum. Ankara Üniversitesinin Sinoloji bölümünde bir Japon vardı. Japonya’da Türkçe ve Uygurcaya çok merak varmış. Bu Japon’un da Türkçe ve Uygurca öğrenmeye çok hevesi vardı. İkimiz beraber Japonca-Uygurca sözlük yaptık. Tokyo’da basıldı, hem Latince harf vardı hem de Arap harfi de vardı, bu sözlük hayli kalındı. Böylece benim dört eserim oldu ve ben “Profesörlük” unvanımı aldım.
Uygurların “Evliya Ata” adında bir eseri vardır, aynı Türkiye’de ki Nasreddin Hoca gibi!.. Onu da Uygurcadan Türkçeye çevirdim. Unvan aldıktan sonra bu sefer bana “Gao ji” denilen ordinaryüslük unvanı da verdiler. Bir sene daha Türkiye’de kaldım. Yazılar yazdım, konferanslara katıldım. Yazdığım makaleler genelde dergilerde yayınlandı, yavaş yavaş tanınmaya başladım.
Katıldığınız konferanslarda bahsetmiş olduğunuz konular arasında özellikle bir konunuz Sinolog kökenli olmamdan dolayı çok dikkatimi çekti. “Köktürkçe ve Uygurcanın Çinceye olan etkisi” adlı konunuz hakkında bilgi alabilir miyiz?
Ben dil konferanslarına çok katıldım, dil üzerine birçok araştırma yaptım. Aydınlık Dergisinde de yayınlanan, Atatürk ile ilgili 6. Kongresi “Etnografya 38”e katılmıştım. O sırada şöyle düşündüm. Biz Çinlilerle yüz seneden fazla bir arada yaşıyoruz, bir millet bir devletle beraber, örf ve adetlerimiz farklı da olsa bir arada yaşadığı için demek ki Çin uyruklu oluyor. Bizim Uygurca da kelimelerimizin arasında Çince kelime sayısı çok fazla. Uygur bölgesi Çin’in ayrılmaz toprağı diyoruz, yüz seneden fazla bir arada beraber çalışıyoruz. “Acaba bizim kelimelere baktığımızda hep Çincenin etkisi altında mı kaldı, hiç bizim onlara etkimiz olmamış mı!..” diye düşündüm. Xinjiang-Sincan’da bulunan bilim adamlarına ve yazarlara telefon açtım. Bu konu hakkında hiç araştırma yapılmış, yazılmış yazılar var mı diye sordum, çünkü faydalanmak istiyordum. Onlarda yazmak istiyoruz ama yazamıyoruz dediler. Ben de “Neden?” dedim. Çünkü biz bir şey desek bu Çinceden geçmiş diyorlar dediler. “Hep Çinlilerden bize mi geçmiş hiç mi bizden onlara bir şey geçmemiş?” diye sorunca “Öyle bir yazı hiç çıkmadı” dediler. Ben de “Tamam!..” dedim “Ben hiçbir şey çıkmayan bir şeyi yazacağım!..” dedim. O zamanda o bilim adamı “Sen korkmuyorsan sen yaz!..” dedi. Benim korkacak bir şeyim yok , “Ben tabi yazacağım!..” tekrar dedim. Araştırdım, çok araştırdım, sorun çıkmasın diye Çinli Yazarların kitaplarından faydalandım. Günümüzden tam 20 -30 sene öncesinin yazarlarından özellikle askeri olanlardan başladım. Şu anda yaşayan dillerden mesela “Piyaz” kelimesi, bu sizde de var, Kaşgar, Hotan gibi yerlerde kullanılır. Çinliler de “Piyaz” kelimesini soğan olarak kullanıyorlar. Çincede “Jie jie-abla” demektir. Kırgızlarda da “jie jie –abla” demektir. Ben bunu da araştırdım. Kırgızlar hiçbir zaman Çinlilerin bulunduğu yere gitmemiş ki, benim bile İli’de evim var,o zamanlar hiç Çinli görmemiştim. Biz Çinlilerin gözleri küçük, ayakları da küçük zannediyorduk. Xinjiang-Sincan’ın başkenti Urumçi’ye gelince ilk orada Çinlileri gördüm. Bu yüzden “Jie” kelimesini araştırdım, araştırmam sonucuna göre Çinlilere de “Bu kelime size Kırgızlardan geçmiş!” dedim.
Azınlık Milletlerin Dillerini araştıran Üniversitede, Kazak dilini araştıran bir Profesör var, katıldığım toplantıya o da katılmıştı; ben konuşurken o da dinledi ve hiç itiraz etmedi. Bu konuda yazım da yayınlandı. Eskiden Xinjiang-Sincan’da Çinli yoktu, zamanla onlarda bizim kelimelerimizi kullanıyor oldular, hatta bazı isimleri Uygurca da yazıyorlar. Katıldığım Atatürk ile ilgili bir kongrede “Atatürk Devrimlerinin Çin’e Etkisi” adlı konu da çok ilgi çekmişti; Uygurlara olan etkisi olarak da ele aldım, bu da çok ilgi çekti. Aydınlık Dergisinde kısaltılarak bu yazım yer aldı. Biz söylemezsek kim söyleyecek, biz yaşlandık gençlerin öğrenmesi gerek dedim. Yapılan konferanslar ilmi konferanslardır, siyaset filan karışmıyor, çok güzel de ilgi çekiyor. Ben hep yeni şeyler yapmak istiyorum. Yazılarıma devam ediyorum. “Uygur lehçeleri”, “Karahanlıların Uygur Edebiyatında Yeri”, “Çin’de Atatürk”, “Çin’de Nasreddin Hoca” gibi konularda da yazılar yazdım.
“Nasreddin Hoca”yı herkes çok seviyor, herkes benim ülkeme ait diyor. Kimi “Nasreddin Hoca”ya Uygur kökenli derken, kimi Özbek asıllı diyor. Kazaklar ise bize ait diyor. “Nasreddin Hoca” tabi ki Türklere ait.
Türkiye’de Nevruz bayramlarınıza da katıldım. Şanlı Urfa’ya, İzmir’e ve Gaziantep’e birer kere gittim. Oralarda Çin’de ki Nevruz Bayramlarını tanıttım. Bir defa da “Kumul Nevruz-(Hami)”u tanıttım.
Biraz bize “Kumul Nevruz”u hakkında bilgi verebilir misiniz?
Biz Türkler tarihten beri mavi rengi çok severiz. Mart ayında tomurcuklar başlar ya, yeşil mavi olarak, bu da baharın müjdesi demektir, bu yüzden mavi rengi çok severiz. Kumullar mavi renkte elbise giyer, baharı öyle karşılar. Bir tatlı yaparız hububatlardan, bu sizde de var, “Aşure” diyorsunuz, Kumullar da aynı sizin gibi yapıyor. Bir Kumul bana bu durumu anlattı, resimler gönderdi. Hatta ben Türkiye’ye Nevruz kutlamasına gidiyorum dediğimde bizim Turizm Kurumu Kumulların Nevruz Kutlama kasetini gönderdi. Gaziantep’te bu kaseti koyunca bütün Türkler hiç yabancılık çekmeden dans etmeye başladı. Demek ki Nevruz tarihlerimiz hep aynı, her sene 21 Martta Nevruz başlıyor. Çinlilerin “Bahar Festivali” kendi takvimlerine göre daha önce kutlanıyor. Ben onlara şaka yapıyorum. “Bizim ki daha doğru!..” diye, çünkü onlar bizden önce hava ısınmadan kutluyorlar. 21 Martta insanlarda büyük değişiklikler oluyor.
Nevruz Bayramında Türkiye’de kimi yörelerde yumurta haşlanır, kırmızıya boyanır, hatta aralarında birbirlerinin yumurtasını vurarak çatlatma oyunu da vardır, bu özellikle Azeriler arasında çok yaygındır. Uygurların arasında da böyle bir adetler var mıdır?
Bizde böyle bir adet yok. “Bahar geliyor!” diye herkes toplanır, sabaha kadar aşure yenilir, ateş yakılır, üstünden atlanılır, sabaha kadar oynanır. Eskiden ben Nevruz Bayramını bilmezdim, bu toplantılara katıldıktan sonra birçok malzemeyle araştırmalar yaptım. Şeker ve Kurban Bayramlarından daha da önemli olduğunu hissettim, bunu ilgililere de söyledim. Eskiden Nevruz unutulmuştu, şimdi bizde de canlanmaya başladı. Azerbaycan’dan bir arkadaş gelmişti. Şeker ve Kurban Bayramlarında bir gün tatil oluyormuş, Nevruz bayramında ise bir hafta tatil oluyorlarmış.
Bize ayırdığınız değerli zamana ve hazırladığınız bu güzel ve lezzetli Uygur sofrası için çok teşekkür ederiz.
*"Rukiye Hacı" Uluslar arası Çin Türk Radyo Servisinin ilk Türkçe okuyan sunucusudur. Kendisi şu anda emekli olmasına rağmen hala aynı iş yerinde çalışmalarına devam etmektedir.