Yolumuz bundan sonra 1 saat ya var ya yok. Erken çöken akşam dezavantajımız sadece. Şuan çok enteresan bir güzergâhtayız. Ege’nin doğuya uzanan üçgen ucundan İç Anadolu’nun batıya uzanan üçgen ucuna doğru geçiş halindeyiz. Bu hat yani görünmeyen sınır tam Porsuk Çayı’nı gördüğünüz noktadır. Kızıl kestane toprakları çoktan bıraktık geride. Onun yerine kahverengi step toprakları belirmeye başladı. Ana tanrıça Kybele yani Sibel’in anayurdu. Midas’ın dokunduğu her şeyin altına dönüşmesi masalının geçtiği yerler... Aslında altın maltın değil zenginlik; toprakların verimliliği. Yoksa bu bölge altın rezervleri açısından en fakir yerlerdendir. Fakat toprak ve suya gelince farklı. Bugün Eskişehir ve havalisinde çimento da var, şeker pancarı da; hububat ta var, su da çok şükür. Toprağı eşele su çıkıyor…
Ama maalesef karanlık yüzünden araçtakiler etrafı doğru dürüst göremediklerinden, haritadan yolu takip edebilmeleri ve kabataslak da olsa geçtiğimiz yerleri tanımaları için onlara izahta bulunuyor; ara ara açıklamalar getiriyorum. Açıkçası sıkılmasınlar diye bir şeyler geveliyorum işte. Herkes doğal olarak araçta olmak yerine otelde olmak istiyor biran önce. Gece gideceğim 10 km yerine gündüz 20 km gitmeyi yeğlerim bu yüzden. Gündüz ki gözgörlek gideceğin yere varırsın. Gece ise mutlu yüzlerin yerini yorgun ve huzursuzluk alır çünkü belli bir saatten sonra...
Otel zınga zınk dolu; sanırsın tüm İzmir burada hani... Eskişehir’e karşı son günlerde İzmirlilerin sempatisi arttı her nedense. Bunun nedenini ertesi günü anlıyorum… Anemon’un tebessüm dolu sıcak karşılamasıyla yorgunluğumuzun yarısı daha lobideyken çıktı. Derken odalara çıkıyoruz. Yataklar son derece rahat. Yemeğe acaba inmesem mi diye düşünmedim değil. Yemeklerde en sevmediğim şey meyve salatasıdır. Bunu kim icat etti bilmiyorum ama kötü bir mucit olduğunu söylemek lazım. Elma, portakal ve armudu bir arada yemek zevki; bööö! (Çok pardon!) Dilim dilim servisi tercih ederim. Her neyse, çay kurtarıyor durumu. 3 bardak çayı, bana mısın demediğim halde, kaptanın da benim de gözlerimiz kapanmaya başlıyor. Ertesi günü yoğun bir programımız var. En iyisi gidip yatmak. Atalarımız “yemekten sonra kırk adım” demişler ama biz bunu odalarımıza kadar ancak sayabiliyoruz.
Sabah Eskişehir’in puslu havasıyla uyanıyoruz. Meteoroloji “yağabilir” demiş; o yüzden tedbirliyiz. İlk durağımız Anadolu Üniversitesi-Yunus Emre Kampüsü. Yalnız önce grubu Eskişehir’in eski yerleşimleri hakkında bilgilendirmek lazım: Midas’ın eşekkulakları gibi daha nice aşağılayıcı efsanelerle doludur bu topraklar. Batı’dan daha çok Midas’ın taşralı ve gülünç kişiliği yansır Doğu’ya gelindikçe. Anadolu hep horlanmış, zenginliği ise kıskanılmış ve bu tabiat ve coğrafyanın cahil, beceriksiz ve ayaktakımı olan Abdüllere bırakılmaması işlenmiştir tüm episodların anekdotlarında. Bunun nedeni gayet basit. Ozan Latin. 1204’te de aynı bakış hâkim dikkat ettiyseniz. O bakış hiç değişmedi. 1918’de, 20’de de hep aynı. Taa ki Lozan’a kadar… Cezası da ağır hani; dediğimi yapmaz ve benim tarafımı tutmazsan derini yüzerim veya kıllı kıllı kocaman kulaklar veririm. Sonra da her şeyin altından diye yayarım görürsün. Gece ümüğüne çökerler alimallah. Sahiden de öyle oluyor. Kimmerler bu zenginliğe göz dikince başkent Gordion talan ediliyor. Tarih hep nedense bizde tekerrürden ibaret. Anadolu tarihiyle Çarkıfelek oynuyor sanki… Rövanşı Gazi Mustafa Kemal alıyor ve İnönü kahramanı İsmet Paşa’ya cevabi telgrafında şöyle diyor: “siz orada yalnızca düşmanı değil, milletin makûs talihini de yendiniz”.
Geveze Berberin “Midas’ın kulakları eşek!” sözleri çoğumuzun daha çocukluk yıllarında duyduğu bir mitos; Latin ozanı Ovidius’un “Metamorphoses” adlı eserinden günümüze ulaştığını bilmeyen yoktur. Ovidius, zenginlikten nefret eden Kral Midas’ın ormanlara giderek, Pan’ın mesken tuttuğu mağaralarda yaşadığını anlatır. Ancak Pan ile arkadaşlığı Midas’a pahalıya mal olur... Tanrı Apollon, kendi müziği ile rekabete kalkışan Pan’ın flütünden dökülen nağmeleri dinlemekte ısrar ettiği için Midas’ı cezalandırır... Apollon, hünerli parmaklarıyla lirin tellerini çalar ve onun tatlı nağmeleriyle büyülenen Yargıç Tmolos (Bozdağ), Pan’a lir önünde flütünü susturmasını emreder. Kutsal dağ tanrısının kararını herkes onaylar, sadece Midas itiraz eder ve bunun haksızlık olduğunu söyler. Delos’lu tanrı (Apollon) böylesine alık kulakların insani şeklini korumasına tahammül edemez. Onları uzatır, içini dışını gri kıllarla doldurur; hatta onları yerinde duramaz yaparak, hareket gücü verir. Diğer yerleri insan olmasına rağmen bir tarafı böylece cezalandırılmıştır...
Ovidius’un öyküsünde Apollon’un intikamı büyük olur. Midas, kulaklarını gizlemeye çalışsa da, onun uzun saçlarını kesen hizmetkârı bu ayıbını görüyor. Ancak bunu ilan etmeye cesaret edemiyor; toprakta hızlıca bir çukur açıyor ve gördüklerini fısıldıyor aynen yukarıda söylediğimiz gibi… Daha sonra orada biten sık kamışlar büyüdüklerinde, rüzgârda salınarak gömülü sözleri tekrar ediyor ve Midas’ın eşekkulakları öyküsü rüzgârla birlikte her yere yayılıyor.
Sadece bu efsane değil, tuttuğu her şeyi altına çevirme isteği yüzünden açlıktan ölüm noktasına gelmesi de Frig kralı Midas’ı, belki Anadolu topraklarının en popüler kralı haline getiriyor. Ovidius’ta olduğu gibi, antik Oysa Midas, ne eşekkulaklıydı ne de altınlar içinde yüzen bir kral! Bugüne kadar Anadolu’da yapılan Phryg kazılarında yok denecek kadar az sayıda altın esere rastlandı. Ahşap, tunç ve çanak-çömlek işçiliğinde son derece ileri olan Friglerin kralları için yapılan “altınlar içinde yüzdüğü” yakıştırması bir efsaneden öteye gitmiyor. Fakat Anadolulu olup da fakir söylence de yok hani. Hep zenginlik ve bolluk üzerine kurulu. Batı için Anadolu hep bu imajı taşımış, taşımakta. Göz dikilen bu zenginlik emperyalizmin her zaman iştahını kabartmış. Ve sonrası malum...
Midas, Frig uygarlığının adı bilinen ilk kralı Gordios’un oğluydu ve babasından sonra Phryg tahtına geçti. Frig Krallığı’nın etki alanı, M.Ö. 9. ve 7. yy.lar arasında, merkezi Ankara çevresi olmak üzere, Kızılırmak’ın (Halys) doğusundan, kuzeyde Samsun’a; güneyde Niğde ve Elmalı Ovası’na; batıda Eskişehir ve Bandırma’ya kadar yayılıyordu. Midas efsaneleri sayesinde dilden dile dolaşan Frigler, yaklaşık 300 yıl Orta Anadolu’nun efendisi olsalar da henüz yazıları tam olarak çözülemediği için, daha da bilmediklerimiz var onca…
Eskişehir’in yaklaşık 3.5 km kuzeydoğusundaki antik yerleşim Daskyleion kazıları Anadolu'nun tarihi coğrafyasında yeni bir sayfa açtı. Manyas Gölü’nün güneyindeki bu kentte, 20 yıl önce ortaya çıkmaya başlayan buluntular Kütahya ve Eskişehir’in batısındaki Frig kültürüne ait ele geçen ilk buluntulardı. M.Ö. 8. yy sonuna tarihlenen tabakalarda ve Kybele Tapınağı’nın temellerinde, Kybele kültüne ait yeni buluntular, Frig dilinde yazıtlar, bezemeli ve grafitli seramikler, bu uygarlığa özgü makaralı bronz kaplar ele geçti. Hele hele görkemli bir sur duvarı Frigler’in Daskyleion’da yaşadıklarını kanıtlıyor. Frigler yaşadığı bu yer, önceden efsanevi Lydia kralı Daskylos’un geldiği, yerleştiği ve adını verdiği topraklardır. Daskylos’un yeri anlamına gelen Daskyleion şehri daha sonra Friglerin de yerleşimine sahne olmuştur. Bu yüzden burada Frig dilinden başka Lydia dili, Eski Yunanca, Aramca, (eski) Pers ve (eski) Babil dilleri gibi çok dilli ve çok uluslu kozmopolit bir kültür söz konusudur.
Daskyleion’da ortaya çıkarılan 500’ü aşkın bulla (mühür) ise eski çağ iletişimi hakkında bilgiler veren eşsiz buluntulardandır. 2.500 yıllık bullalar aynı zamanda mektupların gizliliğinin güvencesiydi. M.Ö. 6.yy başlarında Lydia egemenliği altına giren Daskyleion, Akhaimenidlerin Anadolu’ya gelişleri ile M.Ö. 547 yılında satraplığa dönüştü. Daskyleion, M.Ö. 395 yılında Spartalı komutan Agesilaos tarafından yakılıp, yıkıldı. Ardından Büyük İskender, General Parmenion’u, Granikos (Biga) savaşından sonra M.Ö. 334 yılında Daskyleion’a gönderdi. Makedonya ordusunun kenti ele geçirmesi ile Frig ve Akhaimenid yaşantıları da sona erdi. Bizans çağında önem kazanan kentte imparator Justinyen’in yazlık sarayının varlığından söz edilir.
19. yüzyılda birçok gezgin ve bilim adamı, bölgeye yaptıkları gezilerin ve araştırmaların sonucunda Eskişehir'in kuzeydoğusunda, Porsuk Çayı'nın kuzeyinde yer alan bugünkü adıyla Şarhöyük’ün konumuz olan antik Dorylaion şehri olduğunu saptamışlardır. Burası 17 m. yüksekliğinde, 450 m. çapında Orta Anadolu'nun orta büyüklükteki höyüklerinden biridir. 1972-73 yıllarında Çocuk Cezaevi hafriyat çalışması sırasında Roma dönemi kalıntılarına rastlanmıştır. Şarhöyük’te 1989 yılında itibaren Kültür Bakanlığı ve Anadolu Üniversitesi adına Prof, Dr. A. Muhibbe Darga başkanlığında bir ekip tarafından arkeolojik kazılara başlanmış halen de Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyeleri Doç. Dr. Taciser Sivas ve Doç. Dr. Hakan Sivas’ın başkanlığındaki kazı ekibi tarafından sürdürülmektedir.
Şarhöyük, Anadolu’nun Türkleşme sürecinde ve Selçuklu Türklerinin İznik’e doğru ilerlemesinde kavşak noktasında yer alan bir yerleşim yeri olmasından dolayı önem arz etmektedir. 1176'da Selçuklu Sultanı II. Kılıçaslan’ın Bizans İmparatoru Manuel Komnenos'u (Miryakefalon) mağlup etmesinden sonra kent tüm Anadolu dâhilinde Selçukluların kesin egemenliği altına girmiştir. Şarhöyük; ayrıca “şarh”, “şehr” biçiminde ‘şehir’ sözcüğünün ata babasıdır ve bugünkü kentin harabelerin yanına kurulması sebebiyle halk arasında “eski-şahr” diye anılmaya başlamış sonra da ‘eski-şehir’e dönüşerek kente adını vermiştir. Bugünkü adıyla anıla gelmekte ama yeni yüzüyle çağdaş ve yaşanılası bir kent tipine büyük örnek teşkil etmektedir. Şahsen ben kendi adıma Eskişehir gibi bir kentte yaşamak isterdim.
Size de tavsiye ederim çünkü “gittim, gördüm, beğendim”.
Sürecek…
Asil S. TUNÇER
Profesyonel Turist Rehberi 18 Kasım 2009 Çarşamba Mesaj Gönder
Sevgili Asil Bey,
Harika bir anlatmayla benim kentimi bana yeniden sundunuz ve daha da sevdirdiniz. Bir bilgi bu kadar iyi verilebilirdi. Tebrikler. Kentimize gelince bize de bekleriz. Yerimizi bulmak kolay. Kime sorun rahat tarif eder. Kucak dolusu selamlar. Porsuk Cafe/Bekir.