Bugün turun son günü. Bagaj için aracı kapının önünde göremiyorum çünkü bir BMW çok saygısızca döner kapının tam önüne park etmiş. Yanaşmak mümkün değil. Ön camına baktığımızda meclis kartı olduğunu görüyorum. Plakaya bakıyorum; 34 AJ 1587. Eeee! Nasıl oluyor. Meclis aracı 06 plakalı olması gerekmiyor mu? Resepsiyonla konuşuyorum; çaresizler. Biraz önce lobi-barda birlikte çay içtiğimiz, sohbet ettiğimiz ve de kendisine lobi ile restorandaki lavaboların fotoselli olması temennilerimi ilettiğim yetkili beyi de bulamıyorum. Sonuçta ilerideki aracımıza valizleri taşıyoruz.
Bugün kentten ayrılmadan önceki yarı günlük programımızda TÜLOMSAŞ var. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde adı gibi bir devrim olacakken çeşitli nedenlerle üretimi durdurulan ve tümüyle Türk mühendisinin el emeği göz nuru olan, Türkiye'nin ilk ve son Türk otomobili "Devrim Arabası"nın üretildiği yer. 4,5 ayda bir araba yerine 3 araba birden üretilen fabrikadan Ankara’ya kara tren ile götürülecek araçlara özellikle kömür kurumundan kaynaklanabilecek yangın riskine karşın benzin konulmadığından ve bu durumdan bihaber askeri eskortun araçlarının söz konusu prototipleri doğruca tören alanına götürmesiyle benzini yetersiz ilk Türk otomobili ‘Devrim’in susması ve Türk’ün kendi aracını kendisinin üretmesi projesinin iptale uğraması…
Bunun görünmeyen yüzünde yurtdışı araba firmaları ve yurtiçindeki ortaklarının parmakları olduğu kesin. Mustafa Kemal Atatürk, sanayi devrimini gerçekleştiremeyen Osmanlı’daki burjuva sıkıntısını gördü; gördü de şimdiki gibi ulusalcı olmayan bir burjuva asla öngörmemişti. Ne yazık ki öyle. Yalan mı? Yıllarca insanımızı Hacı Muratlara Mercedes diye bindirmediler mi? Elin kıçı kırık 124’ünü biz istesek kendi memleketimizde yapamaz mıydık? Hem de daha iyisini yapardık. Sonuçta; başka devletleri zengin edeceğimize şimdi son model ‘Devrim’lerle yolculuk yapıyor olacaktık.
Alışveriş için Atlıhan El Sanatları Çarşısı’ndayız. Şu meşhur Lületaşı satış dükkânlarının bulunduğu otantik çarşı. Adı üstünde, alışveriş işte… Bizi ilgilendiren kısmı lületaşı olması. Lületaşı'nın işlenebilir ve en fazla bulunabilen yer Eskişehir. "Beyaz altın", "Denizköpüğü" ve "Eskişehir taşı" gibi adlandırmalar lületaşının değerini, rengini, çıkış merkezini anlamlı bir biçimde ortaya koymakta. Lületaşı, magnezyum ve silisyum esaslı ana kaya parçalarının yerin muhtelif derinliklerindeki başkalaşım katmanları içinde, hidrotermal etkilerle hidratlaşması sonucunda oluşmuş değerli bir taş. Arkeolojik çalışmalar, lületaşının yaklaşık beş bin yıl öncesinden bilindiğini ve değişik amaçlarla kullanıldığını göstermiş. Günümüzde Lületaşı, süs eşyası ve özellikle pipo yapımında kullanılmakta. Ayrıca radyasyon emici özelliğinden dolayı uzay gemilerinde yalıtım malzemesi olarak kullanılıyor.
Bundan sonra sırada Çağdaş Cam Sanatları Müzesi var. Bunun için restore edilmiş ve üçünün birleşiminden meydana getirilmiş bir özel sergi ama süreklilik arz ettiği içinse müze olarak adlandırdığımız Türkiye'nin ilk cam sanatları müzesindeyiz. Müze, Büyükşehir Belediyesi, Anadolu Üniversitesi ve Cam Dostları Grubunun işbirliği ile kurulmuş. Arka tarafta yine Türkiye'nin İlk Çocuk Tiyatrosu yer alır. Tüm koltuklar küçük çocuklar için düzenlenmiş. Gerek ocaklarda ve gerekse şalumi denilen özel pürvüzlerle ısıtılarak şekillendirilen camın ne renk ve şekiller aldığını göreceğiz. Burada şatr mavisi renginin 1227 yılında bir piskopos tarafından keşfedilişi 1527-1548 Mevlevi Şeyhi’nin Çeşm-i Bülbül stilini ortaya koymasını görüyoruz. Tüm gününüzü burada geçirmek mümkün. Ama buna vakit yok. İstemeye istemeye ayrılıyoruz. Şimdi sırada Odun Pazarı sokaklarında dolaşıp, bir yüzyıl öncesinde hissetmek var kendimizi.
İlk kurulduğu yer olarak bilinen Odunpazarı semtindeki tarihi evler SİT alanında olduğundan kolay kolay restore edilemiyor. Daha Türkçesi restore edilmesi için gereken bürokratik işlem bitirilinceye kadar ev zaten yıkılıyor. Bu nedenle buradaki bazı evler tamamen yıkılınca yerine aynısının yapıldığı betonarme evler. Çok azı restorasyon. Odunpazarı semti kentin güney kesimindeki tepelerin üzerine kurulmuş olup Bademlik denilen bölgeye kadar uzanıyor.
1525 tarihli Kurşunlu Külliyesi, Kurşunlu Cami ve müştemilattan oluşmakta. Kanuni Sultan Süleyman devri eseri olan kervansarayın Vezir Mustafa Paşa tarafından yaptırıldığı ve tamiratınınsa Mimar Sinan’a ait olduğu kesin ama Külliye’ninki için kesin bir şey söylemek mümkün değil. Her şey biryana bana göre Külliye bugünkü haliyle biraz tarihsel kullanım amacından çıkmış ve son restorasyon kötü olmuş. Her şey yeni gözüküyor ve göze batıyor. Etraftaki yeni ilaveler sırıtıyor. Birde buradaki satış amaçlı yerler kaldırılsa daha özüne bağlı kalınmış olur. Hele hele düğün salonu olarak kullanılan kısım hiç olmamış.
Külliyenin üst tarafı Lületaşı Müzesi ve çeşitli el sanatları galerisi niteliğinde. Daha yukardaysa Osman Gazinin kayınpederi olan Şeyh Edebâli’nin makamı bulunmakta. Asıl türbe Bilecik’te. 13.yy.da yapılan eser 19.yy.da tamir görmüş. Burası programımızda yok. Yokuşun daha aşağısındaki camii ise Selçuklu, Alâeddin Keykubat dönemine ait. Camii 1220’de yaptırılmış. 1262’de Gıyâseddîn Keyhüsrev’in yeniden onarttığı yapının bugüne değişmeden gelen tek kısmı minaresi. Burası da daha uzun turlar da görülecek yerlerden. Cami’den sonra Lületaşı Müzesi’ni gezip atölyelerden birine konuk oluyoruz. Amaç bilgi alıp ve nasıl işlendiğini görmek. Eskişehir’den geçen fay hattı, lületaşı ocaklarının bulunduğu bölgeden geçiyor. Bu da diğer olumsuzluklarının yanında lületaşı oluşumuna yardım ediyor. Yer altı sularının içinde bulunan magnezyum eriyiğinin su yataklarının tabanına çökmesi sonucu, lületaşı yataklarının oluşuyor.
Lületaşı, Yenidoğan köyü dolayında; Tekke Tepenin kuzeydoğusunda, batısında ve güneybatıdaki 851 m yükseklikteki tepenin batı yamacında olmak üzere üç ayrı yerde bulunmakta. Eskişehir’de yeterli jeolojik şartların bir arada bulunması, lületaşının kalitesini arttırıyor. Lületaşı ve daha düşük kalitede benzeri malzeme içeren merceklerin kalınlıkları 30 cm ile 1,4 m arasında değişiyor. Bileşimde yer alan ve özgül ağırlığı düşük sepiolit minerali yanında hacimdeki yüksek gözenek oranı lületaşına hafif bir ağırlık özelliği kazandırır. Bu nedenle suya atıldığında lületaşı, gözenekleri suya doygun hale gelinceye kadar yüzer. Denizköpüğü anlamına gelen "Meerschaum" diye adlandırılması bu nedenledir. 30 ila 100 m derinlikteki çeşitli büyüklüklerdeki lületaşı yumruları elle işlenerek hediyelik eşya haline getiriliyor. Lületaşı, ocaklardan çıkarıldıktan sonra ise, sanatçıların hünerli ellerinde, yeniden hayat buluyor.
Osmangazi Üniversitesi’ne zaman yetmiyor. Yoksa burayı da gezecektik. Allah’tan Yunus Emre Kampüsü’nü gezdik. Doğru yemeğe gidip biran evvel yola çıkmak arzusundayız. Osmanlı Evi, bizi geçen sefer pekiyi ağırlayamadı. Buraya kalabalık grularla veya kalabalık zamanlarda gitmemek lazım. Özellikle kadayıf istediğimiz gibi değildi. Ben bir dahaki sefere kabak tatlısını denemek istiyorum.
Haller Gençlik Merkezi’yse tarihi Yaş Sebze ve Meyve Hali Binası’nın ‘geri dönüşüm projesi’ çerçevesinde restore edilerek pastane, hediyelik eşya ve kâffe-barlardan oluşturulmuş merkezin adı. Bu metruk bina 2000 yılında birden değişime uğrayarak bu hale dönüşmüş. Mazlumlar Muhallebicisi, size üstüne vişne şerbeti dökülmüş ve pudra şekeri serpilmiş kızarmamış kazandibi yiyebileceğiniz yer. Mazlumlar, Makedonyalı olup da Türkiye’ye göç eden Oktaş biraderlerin muhallebici dükkânı. En büyükleri Hüsnü Efendi 1927 yılında seyyar olarak başladığı salepçiliğe daha sonra küçük dükkânında devam etmiş. İşini oturtunca diğer kardeşleri Fazlı ve en son da Mazlum’u getirtmiş. Hep birlikte Sakarya Muhallebicisi’ni kuran biraderler kendi aralarında işbölümü yaparak tam 50 yıl hizmet vermişler. 25 yıl işe ara verip tekrar 2001’de bu sefer yeni adreslerinde yani Haller’de tekrar faaliyete başlamışlar. Şuan Hüsnü’nün torunu Esat, Fazlı’nın oğlu Suat ve Mazlum’un oğlu Ferit ile yine Hüsnü’nün kızından torunu olan Hakan Mermer işletiyor. Burada su muhallebisinden başka yaklaşık 10 farklı çeşit tatlı bulmak mümkün.
Hemen bitişiğindeki SPR (Sheakspeare English Pub) ise, İngiliz barlarına bir örnek. Burayı şöyle bir bakıp çıktıktan sonra Eskişehir’in Türkmen Dağı eteklerinden çıkan Kalabak suyuyla susuzluğumuzu giderip Aizonai üzerinden İzmir’e doğru yola koyuluyoruz. Yolumuzun üstünde, Çavdarhisar’da Aizanoi Antik Kenti var. Eski adı Penkalas olan Koca Çay'ın iki yakasında kurulmuş kent antik Aizonai dünyanın bilinen en eski ve büyük buğday borsasına sahip. Roma döneminde yün, şarap ve tahıl üretimi ile zenginleşen şehir, Erken Bizans döneminde bir piskoposluk merkezi olmuş. M.S. 7.yy.da şehrin önemi giderek azalmış. Tapınağın bulunduğu alan, Ortaçağ'da bir hisara dönüştürülmüş. Selçuklular zamanında buraya yerleşen Çavdar Tatarları, günümüzde buranın "Çavdarhisar" olarak adlandırılmasını sağlamışlar.
"Zeus" tapınağı, şehrin ana kutsal alanı. Bu tapınağın yapımına M.S. 2.yy.ın ikinci çeyreğinde, İmparator Hadrian döneminde başlanmış. Bu tapınağın en önemli özelliği, altında tonozlarla örtülü bir başka mekânın daha olması. Bu, Anadolu'da Roma döneminde pek alışılmamış bir uygulama değil; bu yüzden yeknesak. Tapınağın önünde bulunan kadın büstü biçimli akroter, tapınağın Zeus'tan önceki başka bir -mesela Kybele- kutsal alanının varlığını sanki işaret ediyor. Tapınağın güneyine doğru, büyük bölümü Bizans döneminde tahrip edilmiş bir odeon yer almakta. Borsa binasına uzanan sütunlu cadde M.S. 4.yy.da yenilenmiş ve 6.yy sonlarına değin kullanılmış. Buradaki sorun günümüz köy yerleşiminin antik şehrin üstünde yer almış olması. Yani bir başka Stratoneika örneği. Tapınağın kuzeyinde ise tiyatro ile stadyum bulunmakta. M.S. 2.ve 3.yy.lara tarihlenen yapılar birbirine yapışık olmaları yönüyle Anadolu’da benzersiz.
Artık gitme vakti. Dedim ya; buralarda zaman çok çabuk geçiyor çünkü bu tarihi, bu zenginliği dolduracak ve onunla yarışacak başka bir boyut yok. Zaman ne ki... Var mı başka bir diyar Anadolu’mla boy ölçüşe? O yelesini bir Asya’ya bir Avrupa’ya savuran rahmani hırçın bir kısrak, sapsarı saçlarını rüzgârla tarayan bir burçak, uzun ince parmakları kınalı telli duvaklı bir gelin, ürkek bakışlarıyla gözleri kara çalan bir ceylan, akşam serinliğine kanat çırpan bir boynu ak çalmalı güvercin, lüle saçları telli ve kirpikleri kıvrık masum kız-çocuk, o hep lambası ışıldayan sıcacık bir yuva, her yaramıza merhem, yüreği sevgi dolu bir yâr ve öyle bir memleket ki her dağı ayrı bir kar ve ayrı bir bahar…
O hem ana yurdum, hem baba yurdum... Yani Anadolu’m.
Asil S. TUNÇER
Profesyonel Turist Rehberi 02 Aralık 2009 Çarşamba Mesaj Gönder