Ahmet Savgat yazıyor: Manavgat Ultra Maratonu: Oymapınar

Turizm basınının ilk Koşan Yazarı Uzm.Dt. Ahmet Savgat; 71km Manavgat Ultra Maratonu'nun başlangıç ve bitişini adım adım yazdı. Heyecanlı, coşkulu, azimli anlatımını ilgiyle okuduğunuz Savgat'ı takip ederek yoldan çıkmaya hazır mısınız...

27 Şubat 2019 Çarşamba - Uzm. Dt. AHMET SAVGAT- turizmhaberleri.com- Antalya

Manavgat Ultra Maratonu: Oymapınar…

Bu sefer yazıma yarıştan önce başlamaya karar verdim. Çünkü yarış öncesi heyecanı en az yarış sırasında olduğu kadar kalp atışlarınızı hızlandıran duygulara sebep oluyor. Bu sefer bir çılgınlık yapıp 71km Manavgat Ultra Maratonu'na kaydoldum. Daha önce patika koşularında 38 km üzerinde bir deneyimim olmadı, hep 15-40 km arası mesafeler koştum. Neler olacağını ben de bilmiyorum inanın. Sadece çok zorlanacağımı biliyorum, aslında zorlanma kısmının bedensel kısmından çok zihinsel zorluğu beni korkutuyor. O korku da nedense beni o yarışa daha çok konsantre olmamı sağlıyor. Bence güzel bir deneyim olacak. Eşime ve oğluma ara sıra yemekte soruyorum, “sizce bitirebilecek miyim, ne diyorsunuz“ diye, destekliyorlar, “yaparsın sen“ diyerek veriyorlar gazı. Oğlum; “hatta bence kesin bitirirsin, aslansın, kaplansın, sana güveniyorum“ diyor ama dalga geçiyor gibi geliyor. Boş kaldığım zamanlarda kendimi yarış ile ilgili bir strateji, plan yaparken buluyorum. Yanıma alacağım yiyecekleri, hangi sürelerde beslenmemi yapacağımı tasarlıyorum ama yarışta buna uyabilecek miyim göreceğiz.

Bu arada yarışa bir hafta kaldı, yarış zamanı yaklaştıkça dizlerimi dinlemeye başladım, ne zaman “dizim acaba sorun çıkaracak mı“ desem hemen ağrımaya başlıyor, ben de bıraktım artık dinlemeyi. En fazla yine topallayarak bitiririm diyorum ama bir yandan da korkuyorum. Keyifli bir süreç ama…

Sonunda yarış gecesi..! Her şeyim hazır hatta yedekli hazırladım bile diyebilirim. İlk ultra maratonum olacağı için neler olacağını kestiremiyorum, keşke dememek için bazı malzemelerimi yedekliyorum. Ama yarış sırasında ihtiyacım olsa da muhtemelen çıkarmaya üşenip devam edeceğim onu da biliyorum. Malzemelerimi çantama öncelikli ihtiyacımlarım üstte olacak şekilde yerleştirdim ve mışıl mışıl uyumak için yattım. Sonra alarmları kurdum mu diye tekrar kalktım, baktım kontrol ettim tekrar yattım. Sonra tuvaletim geldi kalktım tekrar yattım. Aklıma oğlumun yatmadan önce bana sarılıp “sen babadan daha fazlasısın '' demesi geldi, zaten birlikte yatıyorduk sarıldım ve sanırım 03.00'e doğru uyuyakalmışım. Sonra birden uyandım geç kaldım sandım saate baktım daha 04.00 “ohh be“ dedim devam ettim uyumaya. Maalesef bir rüya ile zıplayarak kalktım, yarışa geç kalmıştım, yalvar yakar yarışa başlamama izin verdiler, gruba yetişmek için koşarken birden kendimi Kapadokya'da buldum, bir amca çay iç oğlum dedi kıramadım çay içtim falan derken birden uyandım, alarm da çalmaya başladı aynı zamanda, kalktım.

Hava henüz aydınlanmamıştı, başlangıç noktasına götürülmek üzere otobüslere bindik. Yine kocaman bir otobüs dolusu insan cezalarını çekmek için doğaya salıverilecek diye düşünmeye başladım. Allah akıl fikir dağıtırken koşan insanlar topluluğu. Başlangıç noktası bayram yeri gibiydi, bir sürü insan, canlı müzik, Allah'ım sabahın köründe canlı müzik nedir ya, arkadaşın önünde bir sürü enstrüman aynı anda çalıyor, içimden tabi grubu sabahın köründe getiremedi yazık kendisi çalıyor diye geçiyor, grubun tek delisi oymuş sanırım, herkes deli yani, çılgın, ama herkes mutlu görünüyor.

Gün ağarmaya başlamak üzere, güneşin geliyorum mesajı doğaya yansımaya başladı. Bu durum insana huzur ve güven veriyor. Sonra büyük bir coşkuyla 3.2.1 ve yarış başladı. Haydi koşun bakalım gençler. Çok az bir asfalttan sonra hemen patikaya daldık, kalabalık olduğu için çok rahat koşulmuyordu ama bu durumdan şikayetçi değildim çünkü yarışın ilerleyen saatlerinde bir kişi görebilmek için dualar edeceğimi biliyordum, o yüzden sıkışık sıkışık gitmeye razıyım. Akşamdan yağış olduğu için her yer çamur, kaygan, dikkatli olmak gerekiyor derken arkamdaki bir bayan kötü bir şekilde dizlerinin üstüne düştü, ama neyse ki ciddi bir şey yoktu, yarışa devam etti. Çamurda koşmak çok zor ama çamur olunca nedense mutlu oluyor insan, çocuklar gibi. Çok komik olaylar oluyor, çamura basmamak için en uzağa zıplayıp kurtulmaya çalışanlar ama bastığı yerde komple çamura düşenler, çamura saplanıp kalanlar, ayakkabısını çamurda arayanlar, düşenler, kalkanlar, gülenler, çığlık atanlar, ama sonunda herkes çamurda, kimse daha az çamura batmıyor bu yarışta, batmamak için uğraşıyor ama hep batıyor ve hep çıkıyor. Güzel bir duygu.

Bu arada daha yarışın ilk 5-10 km'si falan anca olmuştur, yarışın kalanını düşünürken bu çamurlu ayaklarla geriye kalan 60-65 km'yi nasıl koşacağım derken hooop karşıma güldür güldür akan bir dere çıkıyor. Far görmüş tavşan gibi kaldım, sağa sola baktım geçecek yer var mı diye tabi ki bulamadım. O sırada birkaç kişinin siyah çöp poşetlerini dizlerine kadar çekerek geçmeye çalıştığını gördüm, vay uyanıklar dedim içimden, derken birinin çöp poşetleri derenin hışmından kurtulamadı ve içi su doldu, biri de yanımda oturmuş çoraplarını çıkarmaya başladı, açıkçası aklımdan çorapları çıkarmak geçti ama çok üşendim, aman yaa dedim suya koşmaya başladım, buz gibi su iyi geldi. İşte dedim budur ya, bu işi zorluk olamadan bitiremeyeceğimi biliyordum zaten. Dereden çıkınca ayakkabılarım pırıl pırıl oldu, temizlendim, olumlu tarafından bakmak lazım. Ama 60 km daha bu ıslak ayaklarla nasıl biter, bitirdiğimde ayaklarım ne halde olacak acaba diye merak ediyordum. Sonra yine çamur yine dere sonra bir daha… yarışın sonuna kadar durum böyle olunca o ilk dereye koşarak atlamam çok doğru bir kararmış dedim. Şu günlerde vizyonda olan bir filmde bir cümle vardı, “abi denize uçtuk, çıkardılar ıslak ıslak dövdüler, döverken kuruduk tekrar ıslattılar '' diyordu dayak yiyenlerden biri, durumum tamda böyleydi, koştum dereden geçtim ıslandım, koşarken kurudum, sonra tekrar ıslandım, çamur oldum dereden geçtim temizlendim, kurudum böyle saçma sapan bir kısır döngü işte. Yani alışıyor insan…

İşte bu şekilde koşarak, tırmanarak ilerlerken kafamı kaldırınca Oymapınar barajını gördüm, daha öncede görmüştüm fakat bu sefer yorgunluktan mıdır, nedir çok daha büyük heybetli, ürkütücü geldi, çok küçük hissettim kendimi ama “seni yeneceğim Oymapınar“ diyerek yokuşu tırmanmaya devam ettim. Sonunda baraja çıktım, ucunda beyaz ışık görünen küçük bir tünele girdim, yanımda iki üç kişi daha vardı, heyecanla 37 km kontrol noktasından geçtim. Yanımdakilere madalya taktılar bana vermediler meğer onlar 37 km'lik parkura yazılmışlar, ben boynu bükük kaldım, daha yolun yarısını anca bitirmiştim.

Etrafımda tek tük kişi vardı madalyası olmayan, birini ileride tek başına yokuşta koşarken gördüm, “şimdi yandın Ahmet Savgat“ dedim içimden, “yarış şimdi başlıyor.“ Zaman kaybetmeden hemen suluklarımı doldurdum, bir şeyler yemeye çalıştım alelacele, sıcak çorba vardı biraz ondan içtim, üşümüştüm iyi geldi, masadaki her şeyi ağzıma tıkmak istiyordum ki beni tanıyan arkadaşlarım bilir yaparım. Yanımda yedek çorap getirmiştim, biraz sonra ıslanacağımı bile bile biraz da olsa o kuruluğu ayaklarımda hissetmek istedim, çoraplarımı değiştirdim. Kontrol noktasında çok fazla kalmadım, dinlenirsem devam edemem diye korktum, 5-6 dakika içinde bu dediklerimi yaptım ve hemen o yokuşta koşan arkadaşa yetişmek için yola çıktım. Çıkmaz olaydım. Yarışın çok ara noktalarında sabrım ve enerjim biter gibi olduğunda keşke bıraksaydım 37. Km de diye geçirdim içimden ama bu anlar yarışın artık tırmanışının en çok olduğu resmen sürünerek çıktığım yerleriydi.

46. Km'de o dik yokuş bitmek bilmedi. O kısımda saatimin azizliğine uğradım, sanırım takılı kalmış, tırmanırken ne zaman saatime baksam 46 küsur km'yi gösteriyordu. Allah'ım ne bitmez yokuşmuş, bir saattir çıkıyorum hala 46. km'deyim derken ben o şekilde 7-8 km çıkmışım. Ormanın içinde görevli bir arkadaşı görünce “bravo abi az kaldı 500 m sonra kontrol noktası var“ dedi, “nasıl ya bitti mi çıkış“ dedim, “bundan sonra iniş“ dedi, az kaldı abi “iniş '' derken o dudaklardaki kıvrıma yapışasım geldi resmen . Bu mutlulukla o 500m'yi uçarak gittim diyebilirim. Kontrol noktasına vardım, bekleyenler ihtiyaç molasında olanlar vardı, konuşmalara çok kulak vermeden hemen sularımı doldurdum, bir şeyler atıştırdım, yola devam ettim. Çünkü geç kalmıştım, tahminimce karanlığa kalacaktım. Buradan sonrası artık inişti. Çok hızlı olmadan, kendimi kollayarak koşmaya devam ettim, çünkü yokuş aşağı koşular (inişler) her zaman en tehlikeli olanlardır. Yarışı bırakmanıza, uzun süre koşamamanıza sebep olan sakatlıklar hep bu kontrolsüz inişlerde olur. Daha önce yaklaşık bir sene koşmamı engelleyen bir sakatlık yine böyle bir yokuş aşağı koşuda başıma gelmişti.

Uzun bir süre Oymapınar'ın içinde tek başıma koştum, yanlış yolda mı koşuyorum acaba diye içimden geçirirken işareti görüp rahatlıyordum, Allahtan parkur içinde işaretlemeler çok iyi yapılmıştı, hiçbir yerde kaybolmadım. Uzun süre tek kalınca insan ister istemez böyle endişeler yaşıyor, çünkü o anda parkurdan sadece 1-2 km yanlış bir yöne gitseniz bile moral olarak sizi bitirebilir ve yarışı bırakmanıza sebep olabilir. Tabi birde kesin en son ben kaldım endişesi de oluyor. Karşıdan parkur içinde gezen durumlarımızı soran motorlu arkadaşı gördüm, iyi misiniz dedi, bende iyiyim teşekkür ederim, kontrol noktasına ne kadar kaldı dedim, abi az kaldı 1 km falan dedi, süper o zaman diyerek yoluma devam ettim. Ama o 1 km bitmedi, koş koş bitmedi, sonra gülmeye başladım kendime kendime, tabi adamın altında motor var nerden bilsin, ona 1 km gelen yolun bizim 5-10 km'miz olduğunu. Kafamda böyle şeyler dolanırken yanımdan fırtt diye uçarak biri geçti, korktum bir an, benden yaşça epey büyük bir amca, “ohhh be sonunda birini gördüm, epeydir yalnız koşuyorum sizi görmek iyi geldi“ dedim, ama iyi geldi kısmını duyuramadım sanırım, uçarak giden beyaz saçlı amcaya. Herhalde dedim hayal gördüm.

Koşmaya devam ettim ama hava kararmak üzereydi, o sırada arkamdan bir ses duydum, heyy kaç km kaldı diye, benim de saat takıldığından bilmiyorum dedim, cutt off'a kalacağız dedi (cut off: yarışlarda kontrol noktalarından belirli bir saatin altında geçemezseniz diskalifiye olursunuz. Buna cut off, denir ama ben sevmiyorum bu ingilizce sözcükleri kullanmayı, o yüzden ben bu sürelere barikat diyorum). Bende ne güzel tıngır mıngır koşuyordum, öyle söyleyince panik oldum bu kadar koşmuşum 3-5 dakika yüzünden diskalifiye olursam oturur ağlarım herhalde dedim, bastım gaza. Neyse ki köşeyi döndük kontrol noktasını gördük rahatladım. Kontrol noktasındaki arkadaş kafa lambamı sordu, çıkardım gösterdim kontrol etti. Sularıma baktım daha duruyordu, sadece bir muz yedim bir iki kişi çıkmak üzereydi onlarla birlikte ben de çıktım, 1-2 dakika anca kaldım, çünkü karanlık olmuştu ve ormanın içine tek başıma dalmak istemiyordum.

Kafa lambalarımızı yaktık koşmaya başladık, ilk başlar iyiydi, geniş bir patikaydı, sonra birden ormanın içine döndü işaretler, ciddi bir iniş, yağmur yağıyor, yerler kaygan, gerçekten çok tehlikeli olmaya başlamıştı. Ama üç kişi çok iyi bir tempo yakalamıştık hem birbirimize destek oluyor hem de yarışıyorduk, bir nevi rekabet dostluğu yapıyorduk. Sonra karanlığın içinde ışıklar gördük, baya iyi tempo yakalamışız yetiştik dedik öndeki gruba. Kısa sürede arkalarına geldik, hızımız birden yavaşlamıştı, arkadaşlardan yol isteyip stres yaratmak istemedim ama artık yarışın sonlarıydı ve bu ormandan bir an önce çıkmak istiyordum, bir boşluk buldum ve aradan sıyrıldım ve eski tempomda inmeye devam ettim ve çok uzun bir tünelin girişinde buldum kendimi, daha önceden bu tüneli biliyordum, eskiden köylüler bu tüneli yazın yiyeceklerini bozulmaması için depo olarak kullanıyorlarmış, öyle bir şey duymuştum. Ne kadar doğru bilmiyorum ama mantıklı gelmişti.

Ormandan kurtulduğuma sevinmiştim. Yağmur iyice artmıştı, sırılsıklamdım, çantamda yağmurluğum vardı ama yazının başında dediğim gibi çıkarıp giymedim zaten ıslanmıştım. Bir an önce bitişe varmak istiyordum, çok az kaldığını biliyordum artık. Bütün gücümle koşuyordum, belki parkur içinde hiç koşmadığım kadar hızlı koşuyordum. Açıkçası ben de inanamıyordum, 70. km'deydim ve hala koşabiliyordum. Sonunda bitiş çizgisini gördüm derin bir ohh çektim, çizgiden geçtim ve ölçüm cihazının o diit sesi her şeyin bittiğinin resmi sesiydi. Görevli arkadaş tebrik etti ve madalyamı boynuma taktı. Ne kadar üşüdüğümü ne kadar ıslandığımı durunca anladım, sabah yarışın başında ıslanmamak için duyduğum o kısa süreli tedirginlik şu anda çok komik ve basit geliyordu. Sonra sabah biz mahkumları başlangıç noktasına götüren servis, bitiş çizgisinden cezalarımızı çekmiş olarak aldı ve hayatımıza kaldığımız yerden devam etmemiz için şehre bıraktı. Servisten indiğimde yürüyemiyordum titremekten, madalyama sarıldım ama işe yaramadı.

Bir çılgınlık yaparak kaydolduğum 71 km dağ koşusunu sağ salim bitirmiştim, hatta beklediğimden daha iyi bir performans ile. Karanlıkta başladığım yarışı bütün gün koşarak, tırmanarak yine karanlıkta bitirmiştim. Tam 12.30 saat, yazı ile de yazayım on iki buçuk saat. İlginç bir şekilde kendimi iyi hissediyordum, yorgunluğum 1-2 saat içinde epey azaldı, bacaklarımda beklediğim ağrılar yarış sonrası günlerde de olmadı, hatta Pazartesi işe yine bisikletimle gittim.

Muhteşem güzellikte bir doğada hayranlıkla koştuğum bir parkur oldu. Tarih ve doğanın bütün güzelliklerini içeren bir rota. Yarış sonrası her ne kadar bir daha bu kadar uzun koşmam desem de seneye tekrar aynı rotayı yapmayı iple çekiyorum. Parkuru hazırlayan, kontrol noktalarında bize hizmet sağlayan, emeği geçen herkese gerçekten çok teşekkür ediyorum. Her şey çok güzeldi.

Her yarış biraz daha olgunluk katıyor, kendinizle ve yapabileceklerinizle ilgili yeni şeyler öğretiyor. Geçenlerde izlediğim bir maraton belgeselinde çok güzel bir cümle duydum, “başarılı olup olmadığınıza kendiniz karar veriyorsunuz '' gibi bir şeydi. Başkalarının başarı kriteri genelde kaçıncı olduğunuz ya da dereceniz oluyor ve genelde yarış bittikten sonra duyduğunuz ilk sorular bunlar, yani kıyaslamaya dayalı bir başarı kriteri, ama bunları umursamıyorsunuz bir süre sonra, yani sınava giren de değerlendiren de kendinizsiniz, daha objektif, daha doğru bir değerlendirme sistemi olduğunu düşünmüyorum. Sınavlarınızda başarılar dilerim. Çıtayı yüksek tutun, güç içinizde .

Sabırla okuduğunuz için hepinize çok teşekkür ederim, sevgilerle. Yoldan çıkmaya devam…




Kaynak: turizmhaberleri.com

                Google+ paylaş               
AHMET SAVGAT YAZIYOR: MANAVGAT ULTRA MARATONU: OYMAPINAR
          
Günün Haber Başlıkları
FATİH KUTLU YAZIYOR: MARDİN MİDYAT HASANKEYF-2
DÜNYA GASTRONOMİ YAZARLARI VE ÜNLÜ ŞEFLER TÜRKİYE'YE GELİYOR
ANAMUR'DA CARETTA CARETTALAR TEHLİKE ALTINDA



 Yorumlar

Benzer Haberler :
     FATİH KUTLU YAZIYOR: MARDİN MİDYAT HASANKEYF-2
     FATİH KUTLU YAZIYOR: MARDİN MİDYAT HASANKEYF
     YUSUF YAVUZ YAZIYOR: TARIMDA KORKUNÇ KAYIP
     CEM POLATOĞLU YAZIYOR: YENİ HAVALİMANI: TAKSİCİ HAVALİMANI
     ELİF ÇALIŞKAN YAZIYOR: HAYVANLARLA KONUŞABİLSEK NE GÜZEL OLUR
xxxxxxxxxxxxxxxxxxx