Dünya

Covid 19 sürecinde AB’ye Bakış

Tüm dünyayı etkileyen Covid 19 pandemisini Avrupa Birliği (AB) cephesinden değerlendiren yazarımız Ömür Kahraman; hem AB fikrinin ortaya çıkışı ve gelişimini anlatıyor, hem de AB’nin pandemiden güçlenerek mi yoksa bölünerek..

Covid 19 sürecinde AB’ye Bakış

Tüm dünyayı etkileyen Covid 19 pandemisini Avrupa Birliği (AB) cephesinden değerlendiren yazarımız Ömür Kahraman; hem AB fikrinin ortaya çıkışı ve gelişimini anlatıyor, hem de AB’nin pandemiden güçlenerek mi yoksa bölünerek mi çıkacağı sorusunu yanıtlıyor.

ÖMÜR KAHRAMAN- İtalya-Bari

Covid 19 sürecinden AB’ye Bakış

Korona virüsünün turizme etkilerini yazdığım yazıda size Avrupa Birliği’ni yazacağım demiştim.  Şimdi aklınıza Havayolu yöneticisi ve turizmci olan biri neden Avrupa Birliği konusunda yazıyor diye soru gelebilir. Hemen bu soruları gidermeye çalışayım.

Türkiye’deki ilk kadın rent a car sahibi olduğumu ve tur operatörlüğü yaptığımı biliyorsunuz. Araba kiralama işi yaparken Almanya’da da bir şubemiz vardı. Araç kiralamak isteyen gerek Türk gurbetçilerimize gerekse Almanlara ulaşıp firmamın pazarlamasını yapabilmem için neredeyse Almanya’da bırakın kasabayı gitmediğim köy kalmamıştı.

Ayrıca 2004 ile 2007 yılları arasında Beyoğlu ilçemizden İl Genel Meclis üyeliği yaptım. Bu dönemde ülkemi temsil ederek AB kurumlarından olan Avrupa Konseyi Bölgesel Meclis Üyeliği görevinde bulundum. Avrupa Konseyi’nde Eğitim Kültür Komisyonu Başkan Yardımcısı seçildim ve 9 ülkeye seçim gözlemcisi, 3 ülkeye raportörlük yaptım.

Bahçeşehir Üniversitesi Küresel Siyaset ve Uluslararası İlişkiler bölümünde yüksek lisans yaptım. Son 2 yıldır bildiğiniz gibi Thy Bari Genel Müdürü olarak İtalya’da yaşıyorum.  Böylece hem yüksek lisans, hem iş, hem de siyaseten AB ile sıkı ilişkiler kurmuş oldum.

Şimdi müsaade ederseniz, Avrupa Birliği fikrinin çıkışı ile konumuza gelelim. 

Avrupa içinde yüzyıllar boyu savaş hiç eksik olmadı. Sadece 1870-1945 yılları arasındaki 75 senede Fransa ile Almanya tam üç kez savaştılar. Takdir edersiniz ki bu savaşlarda binlerce kişi öldü. Bu ölümler, gerginlikler ve huzursuzluklar Avrupalı bilim insanları, lider ve düşünürleri, ülkelerinin ekonomik ve siyasi açıdan birleşmesi ile barışın gelebileceğine ve ulusal anlaşmazlıkları aşabilmek için bir örgütlenmeye ihtiyaç duyulduğunu oryaya koydu.

Özellikle 1. Ve 2. Dünya savaşının Avrupa kıtasında gerçekleşmesi tüm yıkımın bu kıta üzerinde olması ülkelerin bu anlamda zarar görmesi bir daha benzer bir savaşın olmaması amaçlı bir birliğin kurulması fikrini güçlendirdi.

  1. Dünya Savaşı sonrası Avrupa’da kalıcı bir barıştan başka çare olmadığını gören liderlere Fransa Dışişleri Bakanı Robert Schuman, Eski Milletler Cemiyeti Genel Sekreteri Jean Monnet öncülük ederler. 9 Mayıs 1950 tarihinde, Avrupa Devletlerini, kömür ve çelik üretiminde bağımsız ve uluslarüstü bir kurumla hareket edilmesi öngörülür. Schuman Planına göre, Avrupa’da barışın tesisisi için Fransa ve Almanya arasındaki çekişmelerin bitmesi gerekiyordu. Bu dönem savaşın hammaddesi Kömür ve Çelik olması bu iki emtianın üretiminin kontrol edilmesi ile başlanacağı fikri Kömür Çelik birliğinin kurulmasının önünü açtı. Bu kurum nezaretinde, ortak kömür ve çelik üretimini sağlayarak tüm Avrupa devletlerinin bu örgütlenmeye katılımının sağlanması hedefleniyordu.

Schuman Deklarasyonu ile 1951 yılında, Belçika, Federal Almanya, Lüksemburg, Fransa, İtalya ve Hollanda’dan oluşan 6 üye ile Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu (AKÇT) kuruldu. Topluluğun Yüksek Otoritesi’nin ilk başkanı ise, Schuman Deklarasyonu’na emek verip fikrin sahibi olan Jean Monnet oldu. Savaşa sebep olan kömür ve çelik, artık barışı sağlıyordu. Böylece dünya tarihinde devletler kendi iradeleri ile egemenliklerinin bir kısmını ilk defa uluslar üstü bir kuruma devretmiş oldu.

1957 tarihinde, kurucu altı üye devlet, işgücü ile mal ve hizmetlerin serbest dolaşım amacıyla bir ekonomik topluluk kurmaya karar verdiler. Kömür ve çelik ile kurulan birlik yanı sıra diğer sektörlerde de ortak hareket etmek, malların, işgücünün, hizmetlerin ve sermayenin serbest dolaştığı bir ortak pazarın kurulması ve siyasi birliğin sağlanması amacıyla, 1957 tarihinde Roma Antlaşması imzalanarak Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) kurulmuş oldu.

1 Ocak 1958 tarihinde yürürlüğe giren Roma Antlaşması ile nükleer enerjinin barışçıl ve güvenli biçimde kullanılmasını sağlamak ve üye devletlerin araştırma programlarını koordine etmek amacıyla da Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (EURATOM) kuruldu.

Bu kurulan 3 topluluk yani Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu, Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu; 1965 yılında imzalan Birleşme ya da Füzyon Anlaşması ile Avrupa Toplulukları adı altında birleştirildi.

Tarım ve ticaret politikaları başta olmak üzere ortak politikalar 1960’ların sonunda yerine oturmuştu. Üretilen mallarda gümrük vergileri, 1 Temmuz 1968’de kaldırıldı. Böylece üye ülkeler arasında Gümrük Birliği sağlandı.

Belçika, Federal Almanya, Lüksemburg, Fransa, İtalya ve Hollanda’dan oluşan 6 üyenin başarısı Birleşik Krallık, Danimarka ve İrlanda’yı Topluluk üyeliğine başvurmaya yöneltti. Fransa’nın 1963 ve 1967’de İngiltere’nin üyeliğini iki kez veto ettiği sert pazarlıklardan sonra adı geçen üç ülke 1973’te üye oldular.

Topluluğa 1981’de Yunanistan,  1986’da da İspanya ve Portekiz’in katılmalarıyla genişleme devam ederek üye ülke sayısı 12 oldu.

1980’li yıllar ile dünyadaki durgunluk ve mali yükün paylaşımı konusundaki iç çekişmeler yani Avrupa karamsarlığı 1985’e kadar sürdü. Jacques Delors’un  Komisyon Başkanlığı’nda hazırladığı Beyaz Kitap’a dayanarak Topluluk, 1 Ocak 1993’e kadar tek pazar oluşturmayı hedef olarak belirledi. Avrupa Tek Senedi, 17 Şubat 1986’da Almanya, Belçika, Fransa, Hollanda, İngiltere, İrlanda, İspanya, Lüksemburg ve Portekiz tarafından, 28 Şubat 1986’da ise Danimarka, İtalya ve Yunanistan tarafından imzalandı.

1987 yılında yürürlüğe giren Avrupa Tek Senedi ile Avrupa Topluluklarını kuran Antlaşmalar kapsamlı bir biçimde değişikliğe uğradı.

Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla 3 Kasım 1990’da Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesi, Merkezi ve Doğu Avrupa ülkelerinin Sovyet denetiminden kurtulmaları ve demokratikleşmeleri, Aralık 1991’de de Sovyetler Birliği’nin çözülmesi ile Avrupa’nın siyasi yapısını komple değişmiş oldu. 9-10 Aralık 1991 tarihinde Maastricht Avrupa Birliği Zirvesi’nde bir araya gelen

üye devletler ilişkilerini güçlendirme isteğiyle, yeni bir Antlaşmanın müzakerelerine başladılar. 1999’a kadar parasal birliğe geçilmesi, Avrupa vatandaşlığının oluşturulması, ortak dış ve güvenlik ile adalet ve içişlerinde işbirliği politikalarının meydana getirilmesi amacıyla Maastricht Antlaşması (AB nin Ekonomik giriş uygulama esasları) ya da Avrupa Birliği Antlaşması, 1 Kasım 1993 tarihinde yürürlüğe girdi.

Maastricht Antlaşmasına göre yeni üye olacak ülkeler ve üye ülkelerden bazı Ekonomik yükümlülükleri yerine getirme şartı getirildi. Bu şartlar şunlardır:

– Toplulukta en düşük enflasyona sahip yani en iyi performans gösteren üç ülkenin yıllık enflasyon oranları ortalaması ile, ilgili üye ülke enflasyon oranı arasındaki fark 1,5 puanı geçmemelidir.

– Üye ülke devlet borçlarının GSYİH’sına oranı %60’ı geçmemelidir.

-Üye ülke bütçe açığının GSYİH’sına oranı %3’ü geçmemelidir.

Maastricht Antlaşması ile üç sütunlu Avrupa Birliği yapısı oluşturuldu. Bu yapının ilk sütununu Avrupa Toplulukları (AKÇT, AET ve EURATOM), ikinci sütununu Ortak Dışişleri Güvenlik Politikası, üçüncü sütununu ise Adalet ve İçişleri oluşturuyordu.

Birliğin Siyasi şartlarının belirlendiği kriterlere de Kopenhag Kriterleri denmektedir.

Avrupa Birliği’nin Haziran 1993’deki Kopenhag Zirvesi’nde kabul edilen ve birliğe aday olmak isteyen ülkeler için ortaya konan Kopenhag kriterleri, adeta olmazsa olmaz şart niteliğindeydi.

Kopenhag ölçütleri, Türkiye’nin gündemine ciddi bir şekilde oturarak Türk hükümetlerini, hukuk mevzuatı ve uygulamaları açısından bu ölçütlere göre kendini uyarlamak durumunda bıraktı. Türkiye Kopenhag kriterlerine tam uyum sağlayacağını taahhüt etmişti. İlk anda hemen uygulanabilir basit görünse de Kopenhag kriterleri AB´ye aday ülkeyi bir çok konuda köşeye sıkıştıracak şekildedir.

Aday ülkelerden istenen Kopenhag kriterleri şöyledir:

1- TAM DEMOKRASİ:

Kopenhag kriterleri öncelikle aday olacak ülkede istikrarlı bir demokrasi ve işleyen demokratik modern kurumlar ile hukukun varlığını şart koşuyor. Kopenhag belgesinde bu çerçevede, azınlık haklarının korunması, işkencenin önlenmesi, insan haklarının korunması ve bağımsız yargının varlığı önem taşıyor.

2-AVRUPA REKABETİNE DAYANIKLILIK:

Kopenhag belgesi, AB’den gelecek rekabete dayanabilecek bir pazar ekonomisinin geliştirilmesini şart koşuyor.

3-AB MEVZUATINA UYUM:

Son olarak aday ülkelerin politik ve ekonomi de ortak para gibi hususlarda AB mevzuatına uyum sağlayabilecek şartlarını kuvvetlendirmesi şart koşuluyor.

1995 yılında, Avusturya, Finlandiya İsveç’in katılımıyla, Avrupa Birliği’nin üye ülke sayısı 15’e yükseldi.

Avrupa ortak para birimi olan Euro ya da Avro, 1 Ocak 2002 tarihinde resmen tedavüle girdi ve üye 12 ülke tarafından kullanılmaya başlandı. Burada bir parantez açmak istiyorum. Kimimiz para birimine Euro kimimiz Avro diyoruz. Nedir farkı derseniz Euro İngilizce, Avro ise Fransızca’dır.

2004 yılında, 10 yeni ülke (Çek Cumhuriyeti, Estonya, GKRY, Letonya, Litvanya, Macaristan, Malta, Polonya, Slovakya ve Slovenya) Avrupa Birliği’ne katılarak Avrupa Birliği’nin tarihindeki en büyük genişleme dalgasını gerçekleştirdi.

2007 yılında, Bulgaristan ve Romanya, 2013 yılında Hırvatistan’ın katılımıyla Avrupa Birliği üye devlet sayısı 28 oldu.

Euro kullanmayan ülkeler:

Birleşik Krallık ve Danimarka, Euro’yu kullanmayan birlik üyeleridir.

İsveç’in Euro konusunda bir ayrıcalığı olmamasına karşın, bu ülkede gerçekleştirilen referandumlar euroya geçişi engeller durumdadır. Kriterleri karşıladıktan sonra Bulgaristan, Çek Cumhuriyeti, Hırvatistan, Macaristan,Polonya,Romanya’da Euro’ya geçmek zorundadır.

AB üyesi olmadığı halde Euro kullanan ülkeler ise Andora, Monako, San Marino, Vatikan. Karadağ ve Kosova’dır. (1)

AB’nin karar alma mekanizmalarındaki tıkanıklıkların giderilmesi ve Birliğin daha demokratik ve etkili işleyen bir yapıya kavuşması amacıyla 2007 yılında imzalanan ve 2009 yılında yürürlüğe giren Lizbon Antlaşması ile Avrupa Birliği’nin derinleşme sürecindeki son önemli aşama gerçekleşmiş oldu. Avrupa Topluluğu’nu kuran Antlaşmanın adı Avrupa Birliği’nin İşleyişi Hakkında Antlaşma olarak değiştirildi.

2008 yılında başlayan ve kısa sürede tüm dünyayı etkisi altına alan küresel krizden AB ülkeleri de payını aldı. Krizle AB’de de kamu açığının yükselmesi, rekabet gücünün azalması, işsizliğin artması ve düşük ekonomik büyüme gibi ekonomik ve mali sorunlar baş gösterdi. Euro Alanı ekonomisi 2009 yılında %4,1 oranında küçülerek tarihindeki en büyük daralmayı yaşadı. Yaşanan küresel kriz, AB ülkelerinin mali yapılarını etkileyerek kamu açıkları ve borç stoklarının önemli ölçüde artmasına ve birçok üye ülkede kamu maliyesinin sürdürülebilirliğinin tehlikeye girmesine sebep oldu. Daha bu krizin etkisi devam ederken 2010 yılında Yunanistan’da meydana gelen borç krizi, çok kısa sürede diğer Euro Alanı ülkelerini de etkiledi. Böylece küresel kriz AB’de borç krizi ve ekonomik krize dönüştü. Üye ülkelerde istikrar programları ve kurtarma paketleri hazırlanarak uygulandı.

AB’nin küresel krizin etkilerinin üstesinden gelmesi için Avrupa 2020 Stratejisi, Avrupa Finansal İstikrar Mekanizması (EFSM), Avrupa Finansal İstikrar Fonu (EFSF), Avrupa Sömestri, Avro Paktı, Altılı Paket, Avrupa İstikrar Mekanizması (ESM), Bankacılık Birliği gibi mekanizmalar kuruldu.

26 Temmuz 2010 tarihinde Birlik Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi’ne, Birliğin Ortak Dış ve Güvenlik Politikası’nı yürütme konusunda yardımcı olmak üzere Konsey ve Komisyon’un Genel Sekreterlikleri’nin ilgili bölümlerinde görevli memurlar ile üye devletlerin diplomatik birimlerince görevlendirilmiş personelden oluşturulan Avrupa Dış Eylem Servisi kuruldu.

2012 yılında AB, Avrupa’da barış, uzlaşma, demokrasi ve insan haklarının ilerletilmesine katkısından dolayı Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü. 10 Aralık 2012 tarihinde düzenlenen törenle AB’ye Nobel Barış Ödülü  verildi.

Euro Bölgesi krizden ekonomik olarak toparlansada düzensiz göç krizi, Brexit, aşırı sağ ve popülist akımların yükselişi gibi pek çok sorunla karşı karşıya kaldı.

2015 yılında meydana çıkan düzensiz göç krizi, hem Schengen Bölgesi’nin işlerliğinin sorgulanmasına yol açtı, hem de üye devletler arasında fikir ayrılıkları oluşmasına sebep oldu. AB, düzensiz göç krizinin üstesinden gelmek için Türkiye’yle 18 Mart Mutabakatını imzaladı. 18 Mart Türkiye-AB Mutabakatına göre 1’e 1 Uzlaşısı sayesinde, Ege Denizi’nden AB’ye göç akımı önemli ölçüde azaldı ve göçmen ölümleri önemli ölçüde bitti.

Birleşik Krallık 23 Haziran 2016 tarihinde yaptığı referandumda %52 oyla AB’den ayrılma (Brexit) kararı aldı. Böylece, AB tarihinde ilk defa  bir üye devlet ayrılma kararı almış oldu. Birlik açısından ciddi bir sınav oldu.

Başbakan Theresa May, Birleşik Krallık’ın AB’den çıkmasına ilişkin resmi bildirimini içeren mektubu AB Konseyine 29 Mart 2017 tarihinde  bildirdi. 25 Kasım 2018 tarihinde Brexit’e ilişkin siyasi deklarasyon AB üye devletleri tarafından onaylandı. Ancak Birleşik Krallık parlamentosunda çekilme koşullarına ilişkin uzlaşı sağlanamaması sebebiyle 10 Nisan 2019 tarihli AB Zirvesinde Brexit 31 Ekim 2019’a kadar ertelendi.

Bütün bunlara, kriz ortamından beslenerek yükselişe geçen aşırı sağ akımların yabancı düşmanlığı, AB karşıtlığı üzerinden siyaset yapmaları ve merkez partilerin de bu söylemlere karşı alternatif söylemler geliştirememesi de eklenince Avrupa’nın sorunları daha da büyüdü. Geçtiğimiz yıllarda Avrupa’nın önde gelen ülkelerinde aşırı sağ ve popülist partilerin oy oranlarının artırması, hatta iktidar ortağı olması AB’nin savunduğu değerleri adeta sorgulamaya yol açtı. En son 23-26 Mayıs 2019 tarihlerinde yapılan Avrupa Parlamentosu seçimleri ise Avrupa’da aşırı sağ ve popülist akımların yükseliş eğiliminin sürdüğünü gösterdi.

Çoklu krizlerle karşı karşıya kalan AB, çözüm arayışlarına başladı. AB’nin geleceğine dair tartışmalar gündeme geldi. Avrupa Komisyonu 1 Mart 2017 tarihinde Avrupa Birliği’nin Geleceğine İlişkin Beyaz Kitap’ı kamuoyuyla paylaştı. Beyaz Kitap, Aynen devam, Sadece ortak pazar, Daha fazlasını yapmak isteyenler, Daha azını daha verimli yapmak ve Birlikte daha fazlasını yapmak şeklinde 5 senaryo içeriyordu.

AB, ABD’nin değişen politikası ve Brexit karşısında yeni bir savunma mekanizması oluşturmak için savunma alanında Yapılandırılmış Daimi İşbirliği (PESCO) mekanizmasını oluşturarak kendi savunma gücünü tesis etmeye başladı. 6 Şubat 2018 tarihinde Rusya ve Çin gibi ülkelerin Batı Balkanlar’da etkinliğini artırmasının önüne geçmeye yönelik tedbirler almak amacıyla Batı Balkanlar Stratejisi yayımladı.

AB mevcut politikalarını gözden geçirme ve yenilenme süreci içerisindedir. Avrupa Parlamentosu seçimlerinin ardından 2 Temmuz 2019 tarihinde yapılan AB Zirvesi sonucunda AB kurumlarının yeni başkanları belirlendi. Yeni Avrupa Komisyonu ise, Avrupa Parlamentosu’nun onayını müteakip, Avrupa Birliği Zirvesi’nin 29 Kasım 2019 tarihinde aldığı kararla, 1 Aralık 2019 tarihinde göreve başladı. Göreve başlayan yeni AB liderlerinin çalışmaları hem AB’nin geleceği hem de Türkiye-AB ilişkileri açısından önemlidir.

Gelelim en önemli gündem sorumuza: AB, kovit19’un başladığı dönemde özellikle İtalya ve İspanya’ya yardım etmekte geç kaldığı için bu iki ülke vatandaşlarından ciddi tepki aldı. Gerek sosyal medyada gerekse halktan bazı kesimler AB bayrağını yakıp artık AB’yi istemiyoruz diye seslerini duyurdular. Bu gelişmelere bakarak İtalya ve İspanya AB’den çıkar mı? AB dağılır mı? Sorularını çokça duyar olduk.

Öncelikle belirtmek isterim ki AB seramik bir vazo değil. Dolayısı ile kırılması ya da dağılması da çok kolay değil. Zira, AB bir devlet değil. Biraz uluslararası biraz da uluslarüstü 11 kurumdan oluşan bir organdır. Nedir bu kurumlar:

– AB Parlamentosu,

– AB Komisyonu

– AB Konseyi

– AB Adalet Divanı,

– AB Zirvesi,

– Avrupa Sayıştayı,

– Avrupa Merkez Bankası,

– Ekonomik ve Sosyal Komite,

– Bölgesel Komite,

– Avrupa Yatırım Bankası,

– Avrupa Ombbudsmanı

Belki daha sonrada bu kurumları sizlere yazarım.

Yukarıda AB’nin kuruluş amacını belirttim. Oradan be kurumlarından da anlaşılacağı gibi AB’nin sorumlulukları arasında sağlık söz konusu değildir. Sağlık, her ülkenin kendi sorumluluğundadır.

Pandemi sürecinde AB  neler yaptı?

– Schengen bölgesinde dolaşımı sağladı,

– Ülkeler arasında yeşil hat oluşturdu.

– Bütçesinden aday ve üye ülkelerinin kullanımı için 750 milyar Euro kaynak ayırdı.

– Ortak tedarik, satın alma ve entegre merkezi oluşturdu.

– Krizle üye ülkelerden alınarak oluşturulan bütçesini artırdı.

– Sağlık sistemlerinin acil ihtiyaçları ve orta vadede virüse karşı önlem geliştirilmesi için sisteme parasal kaynak aktarıldı.

– Yavaşlayan (hatta durma noktasına gelen) ekonomik faaliyetler nedeniyle zor duruma düşen firmalara kaynak aktarıldı. Bu aktarım hem kredi ve hibeler şeklinde acil nakit transferi hem de vergi, prim, masraf ve hatta kiraların ertelenmesi şeklinde olmaktadır.

– İstihdamı muhafaza etmek için özel düzenlemelere gidilmekte, belli bir gelir düzeyinin altındaki bireylere yönelik kaynak aktarma yolları da yaratılmaktadır.

– İstihdam kaybının önlenmesine özel bir önem atfedilmektedir.

– Almanya, Fransa ve Birleşik Krallık çok yüksek meblağlar tahsis etmişlerdir. AB düzeyinde de hem AB bütçesinden hem de Avrupa Merkez Bankası ve Avrupa Yatırım Bankası imkanları kullanılarak çok ciddi ek fonlar oluşturularak üye ülkelerin paketlerini destekleyecek ek imkanlar oluşturulmuştur.

– Şu an için ekonomik dengeleyicilerin normal çalışması için alınan parasal tedbirlerin GSMH’nin yüzde 1’i, mali piyasalarda likiditeyi sağlamaya yönelik tedbirlerin ise GSMH’nin yüzde 10’u düzeyinde olduğu belirtilmektedir.

AB destekleri şu başlıklar altında sıralanabilir:

* Doğrudan hibe veya vergi indirimi.

* Banka kredileri için garanti verilmesi.

* Faiz oranlarını düşürecek doğrudan destekler (özellikle KOBİ’lere yönelik).

* Bankacılık sistemi: Reel ekonomiye yönelik destekler bankacılık sistemi aracılığıyla verilecektir; ancak, desteklerin bankaya değil kredi müşterilerine ait olduğu özellikle vurgulanmaktadır. (ki bu da 2008 krizinden çıkarılan bir ders olmalı çünkü o dönemde aktarılan kaynakların reel ekonomiden çok bankaları ihya ettiği yönünde yoğun eleştiriler yapılmıştı).

AB olmasa üye 27 ülke birbirine acımasız olacak, korumasız olacağından zarar da verebilecekti. Ortak akıl ile çözüm ve işbirliğinde daha başarılı olduklarını bir kere daha kanıtlamış oldular.

Sonuç olarak bu süreçten AB’nin güçlenerek ve yetkilerini artırarak çıkacağını düşünüyorum.

kaynak: (1) wikipedia

YORUMLAR (2)

  1. İrem Taşyumruk diyorki:

    Gunaydiiin ☀️ sıkılmadan okudum. Nasil başarıyorsunuz bilmiyorum insana hem sıkmadan hem de keyifle uzun yazı okutmayi

  2. Haluk Kanal diyorki:

    Tebrik ederim sizi. Donanımınıza hayran olmamak eşde değil. Türkiye’nin sizin gibi kadınlara ihtiyacı var. Sizi, ailenizi, öğretmenlerinizi kutluyorum. Tebrik ederim

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL