Güncel

Uzun İnce bir Yol-İpek Yolu-2

“Uzun İnce bir Yol-İpek Yolu” dizisi ile  İpek Yolu’nun zengin kültür ve miraslarına dikkat çeken Prof. Dr. Tuncay Neyişçi; bu potansiyeli turizmde değerlendiremeyen Anadolu’da ipek dokumacılığının yok oluşunu, kaderine terkedilen..

Uzun İnce bir Yol-İpek Yolu-2

“Uzun İnce bir Yol-İpek Yolu” dizisi ile  İpek Yolu’nun zengin kültür ve miraslarına dikkat çeken Prof. Dr. Tuncay Neyişçi; bu potansiyeli turizmde değerlendiremeyen Anadolu’da ipek dokumacılığının yok oluşunu, kaderine terkedilen Kervansarayların umudu hayal kırıklığına dönüştürdüğü yazıyor.

Prof.Dr. Tuncay Neyişçi-turizmhaberleri.com- Antalya

İpek yolu (2)
İpek Prestijdir
Çin, Roma, Bizans gibi imparatorluklarda ipek ve ipekten üretilmiş giysilere özel bir önem ve anlam yüklenmiş, giyilen ipek giysilerin rengi sosyal ve hiyerarşik konumun işareti olarak değerlendirilmiştir. Çin’de ipek giysi imtiyazı sadece imparatorluk ailesi mensuplarına ve çok üst düzey devlet görevlilerine tanınmıştır. Bizans İmparatorluğu, ipek böceğini çaldığı Çin’den bu geleneği de kopya etmiş ve Sur (Tyre) Moru ipek giysilere sahip olabilmeyi en üst sosyal sınıfı temsil edenlere tanımıştır.

Bu derecede pahalı ve prestijli bir meta olarak kabul edilen ipek Çin’de memurların maaşlarını ödemek amacıyla para yerine de kullanıldığı gibi, ipek kumaşın uzunluğu para birimi işlevi de görmüştür. Çin askeriye bordrolarından ham ipek demetlerinin asker maaşı olarak kullanıldığı ve askerlerin bu demetleri (paraları) Çin Seddi kapıları önüne gelen göçebelerden at ve kürk ticaretinde kullanmış oldukları anlaşılmıştır.

Altından 20 Kez Pahalı Boya
Bazı imparatorluklar ve kişiler için ipeğin kendisi kadar ne ile hangi renge boyandığı da son derece önemliydi. Doğu Akdeniz’de bugünkü Lübnan sınırları içindeki Sur (Tyre) antik kenti ipek yolunun önemli liman kentlerinden biri olmanın yanında, Sur moru ya da Sur firfiri olarak adlandırılan bir boyanın üretildiği yer olarak ün kazanmıştır. Tyrian moru, imparatorluk moru ya da kraliyet (royal) moru adlarıyla da bilinen bu pahalı Murex türü bir deniz salyangozundan Hexaplex (Murex) trunculus elde edilmektedir. Solmadığı gibi güneş ışığında gittikçe parlaklaşan bu boyadan 1,4 g üretebilmek için 12000 salyangozun kullanılması gerekiyor. Sur morunun Finikeliler tarafından ilk kullanım tarihinin MÖ 1570 dek uzandığı biliniyor.


Antalya’nın Kekova Adası ile Kaş arasında ulaşımı güç bir nokta bulunan Aperlae antik kenti Anadolu’nun belki de tek Sur moru (niye Aperlae ya da Kaş Moru olmasın!) üretilen kentidir. Üzerinde bulunduğu fay hattı hareketleri sonucu tipik Likya lahitleri de dahil kent kalıntılarının bir bölümünün su altında kaldığı Aperlae’de bu üretimin izlerine rastlamak mümkün. Gerçekleştirilecek kazıların bu konuda çok daha fazlasını gün ışığına çıkaracağından kuşku yok. Kendisi bir batık kent olan Aperlae aynı zamanda Uluburun Batığı ile kapı komşusudur. Bunların üzerine Antalya’nın Anadolu’nun önemli (Bursa’dan sonra ikinci) ipek merkezlerinden biri olduğunu koyun. Turist sayısını hangi ay kaç milyona ulaşacağı gibi ciddi konularla uğraşan turizm sektörü için bunlar küçük teferruatlar olmalı.

Önemli Yüklerin Rotası
Deniz ulaşımı söz konusu olduğunda en eski kayıtlara doğu Akdeniz’de rastlanmaktadır. Günümüzden yaklaşık 3400 yıl önce batmış dünyanın bilinen en eski batığı bir rastlantı sonucu 1982 yılında Kaş’ın 8.5 km güneydoğusunda Uluburun mevkiinde bulunmuştur. George Bass başkanlığında 1984 yılında başlayan ve Cemal Pulak ile devam eden ve büyük bir titizlikle yürütülen sualtı kazı çalışmaları 11 yıl sürmüştür. Kazıdan çıkarılan çok sayıdaki ticari, askeri ve sanatsal eserler, Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi’nde Uluburun Salonu’nda sergilenmektedir.
Nefertiti’ye ait heykelcikler, mühür yüzükler, amber taşları, fildişleri, devekuşu yumurtaları gibi ilginç parçalar yanında, 10 ton bakır ve 1 ton ağırlığında kalay levhalar, 150 adet Kenan kil kavanoz ve tunçtan yapılmış aletlerden oluşan ve toplam olarak 20 bin parçayı bulan Navlun genelde Doğu Akdeniz ve Anadolu’nun özelde Antalya’nın ticaret yolu olarak binlerce yıl öncesine uzanan köklü geçmişini ve önemini belgelemektedir.

Pusulanın henüz icat edilmemiş olduğu hatta deniz fenerlerinin bile ortalıkta görünmediği bu dönemlerde teknelerin kıyılardan fazla uzaklaşmadan seyretmek zorunda olduklarını düşünürsek Uluburun batığının Antalya, Alanya, Side, Faselis limanlarını ziyaret etmiş olması güçlü bir olasılıktır.

Buluntuları Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi’nde özel bir salonda sergilenen dünyanın bilinen bu en eski batığına ilişkin olarak ne Kaş ilçesinde ve ne de “Turizmin Başkenti” olmakla gururlanan Antalya kent merkezinde hatırlatıcı, görünür ve bilinir kılıcı bir izdüşümün, bir işaretin bulunmaması nasıl açıklanabilir? En basitinden, Kaş ya da Antalya’da günlük tur yapan yatlara Uluburun batığının kostümü giydirilebilir, Nefertiti temalı mücevherler piyasaya sürülebilirdi.

Korsan Dionides Büyük İskender’e, Klikyalı Korsanlar Jül Sezar’a Karşı
Antik çağlar boyunca Akdeniz’de kıyı kentleri ve ticaret gemileri sürekli olarak korsanların yağmalarına maruz kalmışlardır. Büyük İskender zamanında tarihin bilinen ilk ünlü korsanı Dionides Akdeniz üzerinden gerçekleştirilen ipek yolu da dahil tüm ticareti sekteye uğratarak Akdeniz’i bir korku denizine dönüştürmüş ve yakalanıp etkisiz hale getirilmesi ve İskender’in huzuruna çıkarılabilmesi oldukça uzun bir zaman almıştır. Yakalanıp huzuruna çıkarıldığında Büyük İskender bu azılı korsanı ölüme mahkum eder. Ancak cürretkar Dionides Büyük İskender’in kendisinin de aynı cezaya çarptırılması gerektiğini, çünkü kendisinin bir gemi ve 3-5 tayfayla ihtiyacını karşılamak için korsanlık yaptığını, oysa ünlü kumandanın yüzlerce gemi ve on binlerce askeriyle dünyayı yağmaladığını ileri sürer. Beklemediği bu cevap İskender’in çok hoşuna gider ve Dionides’e verdiği ölüm cezasını kaldırır ve hayatını bağışlar.

Dionides’ten sonra pek çok ünlü korsan Akdeniz’de nisan ayından fırtınaların başladığı ekim ayına kadar terör estirmeye devam etmiş, yüzlerce gemiden oluşan korsan filoları karşılarına çıkan her şeyi yakıp yıkmışlardır. Korsanlar genellikle yüksek manevra kabiliyetine sahip “çektiri” adı verilen hafif, yelkenden bağımsız olarak kürekle de yol alabilen tekneleri tercih etmişlerdir. Aniden geri dönerek tam aksi istikamette hareket edebilen bu tekneler sığ sulara yanaşabildiklerinden korsanlara kumsallarda pusu kurma imkanı da sağlıyordu.

MÖ 1. YY’da Klikyalı Korsanlar işi o denli azıtırlar ki Küçük Asya’ya gitmekte olan ve içinde Jül Sezar’ın bulunduğu bir Roma gemisini ele geçirip Sezar’ı 38 gün Bulamaç (Farmakos) Adası’nda (Ege denizinde Didim açıklarında bir ada) rehin tutarlar. Esareti sırasında Sezar serbest kaldığında Akdeniz korsanlarının kökünü kazıyacağına dair söz verir. Tutsağı olduğu Korsanların kendisi gibi önemli bir kişilik için istedikleri fidye miktarının az olduğunu düşünen Sezar fidye miktarının iki misline çıkarılmasını önerir ve ancak bu miktar ödendikten sonra yeniden özgürlüğüne kavuşur. Tehlikenin ulaştığı boyutları anlayan Roma senatosu Lex Gabinia olarak bilinen bir yasa ile general Gnaeus Pompeius Magnus’a Akdeniz’i 3 yıl içinde korsanlardan temizlemesi için sadece denizi değil kıyıdan 50 km mesafedeki karaları da içine alan olağanüstü yetkilerle donatarak görevlendirmek zorunda kalır. Bu olağanüstü yetkilere ek olarak, 500 parça gemi 120 000 asker ve 5000 süvari ile Pompeius üç ay gibi kısa süren bir savaş sonunda Alanya yakınlarında Klikyalı korsanları bozguna uğratarak Akdeniz’i, Akdeniz ticaretini ve tabii ki ipek yolunu korsan tehdidinden temizler. Popülerliği ve gücü artan Pompeius Mersin yakınlarında önemli bir liman olan Soli antik kentini onararak kendi adını verdiği Pompeipolis’i affettiği korsanların kenti olarak ilan eder.
Antik kaynaklar MÖ 1. YY da güney Anadolu’nun Faselis ve Olimpos antik kentlerini de içine alan bölgenin Zenekites adlı bir korsan tarafından ele geçirilmiş ve yönetilmiş olduğunu belirtmektedir. Anadolu’nun Akdeniz kıyılarında “korsan mağarası” olarak adlandırılan mağara bolluğu Akdeniz’le korsanlar arasındaki yakın ilişkiye işaret eder.

Osmanlı Korsanları
Korsan dendiğinde akla ilk gelen Karayipler’de “Jolly Roger” adıyla efsaneleşen kurukafalı ve çapraz kemikli siyah korsan bayrağı aslında Akdenizli Cezayirli korsanların buluşudur. Osmanlı’da deniz akınları gaza olarak kabul ediliyordu ve korsan sınıfı imparatorluğun denizdeki vurucu gücünü oluşturuyordu. Levent adı verilen akıncılar başlarındaki Reislerin komutasında düşman gemileri yağmalıyor ve Avrupa kıyılarına baskınlar yaparak esirler alıyorlardı. Osmanlıda korsanlıktan yetişmemiş denizci tam denizci olarak kabul edilmezdi, bu nedenle Osmanlı metinleri büyük reislerden sıklıkla “mahir korsandır” şeklinde söz eder. Oruç Reis, Hızır Reis (Barbaros Kardeşler), Turgut Reis bir dönem tüm Akdeniz’e hükmetmiş, Türk ticaret gemileri ve yollarını, bu arada ipek yolunun deniz hattını kontrol altında tutmuş bu mahir korsanlardan bazılarıdır.

Dünyanın İpek İpliği Ticaret Merkezi; Bursa
İpeğin ve ipekböcekçiliğinin Anadolu’yla tanışması Bizans İmparatorluğu dönemine rastlar. Marmara bölgesinde başlayan bu tanışma daha sonraları Akdeniz kıyıları ve Diyarbakır’a kadar genişlemiş Osmanlıların başkent yapmalarıyla birlikte (1326) Bursa ve yakın çevresi ipek ve ipekböcekçiliğinde merkezi bir önem kazanmıştır. Gilan, Esterabad ve Sari gibi dönemin ünlü ipeklerini Tebriz üzerinden Anadolu’ya ulaştıran ipek yolu bir hattıyla Alanya ve Antalya’ya diğer hattıyla da Erzurum üzerinden Bursa’ya ulaşmaktaydı. Anadolu’da 14. Yüzyılda başlayan ve 15. Yüzyılda gelişme gösteren ipek ticareti, 16. Yüzyılda yılda yaklaşık 340 ton ipeğin satıldığı ve 7,5 milyon akçe gelirin elde edildiği bir büyüklüğü yakalamış, doğudan gelen ipeğin tartıldığı, depolandığı, vergilendirildiği, Ceneviz, Venedik, Floransa, Lyon, İran gibi kent ve ülkelerden gelen tüccarların buluştuğu dünya ipek ipliği ticaret merkezi konumuna yükselmiştir. Bursa yılda 4 milyon koza ve 85 fabrikada 400 tondan fazla ipek üreterek bu etkinliklerin başkenti olmuştur.

1856 yılında Fransa’da ortaya çıkan Pebrin hastalığının Osmanlı ipekböcekçiliğini de etkisi altına almış, buna Süveyş kanalının açılmasıyla ucuz Çin ve Japon ipeklerinin Avrupa piyasalarına ulaşmaya başlamasının da eklenmesiyle Osmanlı ve tabiidir ki Bursa ipek ticareti ve ipekböcekçiliği gerilemeye başlamıştır. İpekçilik bitme aşamasında gelmiş iken, 20 Aralık 1881’de “Muharrem Kararnamesi”nin yayımlanmasıyla Hüdavendigar (Bursa, Çanakkale, Afyon, Kütahya, Balıkesir, Sakarya ve Bilecik gibi 7 şehri içine alan Osmanlı vilayeti) Vilayetinin aşar geliri Duyun-u Umumiye’ye bırakılmıştır. Bunun üzerine, bu kurumun ipek gelirlerinin artırılması, ipekböcekçiliğinin ıslahı ve ipekböceklerine musallat olan hastalıklarla mücadele edilmesini gündeme getirmesiyle birlikte Anadolu ipekböcekçiliğinde yeni bir aşamaya geçilmiştir.

Anadolu İpekçiliğinde Duyun-u Umumiye Parmağı
Bursa’daki Alman Konsolosu ve Düyun’u Umumiye temsilcisi Herman Schullerin, ipekböcekçiliğinin ıslah edilmesi gerektiği hakkındaki raporu etkili olmuş, Duyun-u Umumiye yetkilileri bu işle bir Osmanlı Ermenisi olan Kevork Torkomyan’nın görevlendirilmesine karar vermişlerdir. Kısa sürede hazırlıklarını tamamlayan Kevork Torkomyan 1888 yılında Bursa’da, resmi adı “Harir Darü’t-Talimi” ya da “Enstitut Sericicole” olan ancak halk arasında Tohum Mektebi olarak bilinen ipekböcekçiliği Enstitüsünün kurulmasına öncülük etmiştir. Kevork Torkomyan 1922 yılına kadar yaklaşık 35 yıl bu enstitünün müdürü ve öğretmeni olarak hizmet etmiştir. Yurdun her yerinden olduğu kadar Yunanistan, Bulgaristan, Makedonya, Romanya, başta Halep, Şam, Beyrut olmak üzere Orta Doğu ve Arap Ülkelerinden de öğrencileri olan enstitü, 95’i kadın 2023 öğrenci, Kevork’un deyimiyle “diplomalı böcekçi” mezun etmiş ve toplam 18 milyon kg ipek üretmiştir. 1890-1910 yılları arasında Osmanlı Hükümeti Duyun-u Umumiye idaresinin de zorlamasıyla başta Bursa olmak üzere imparatorluğun uygun illerinde koza üreticilerine 60 milyon dut fidanını bedava olarak dağıtmıştır.

1926 yılında Duyun-u Umumiye İdaresinin kaldırılmasından sonra Kevork Torkomyan’ın kurmuş olduğu okul “İpekböcekçiliği Mektebi” adıyla çalışmalarına başlamış ve buna Edirne, Diyarbakır, Antalya, ve Denizli İpekböcekçiliği Mektepleri ile Hatay, Amasya, ve Rize koordinatörlüklerinin eklenmesiyle çalışma alanı genişletilmiştir. 1928 yılında açılan Antalya ile 1938 yılında açılan Alanya İpekböcekçilik Mektepleri bu hareketin uzantılarıdır.

Pastör’e Niyet Kevork Torkomyan’a Kısmet
Kevork Torkomyan, 1880 yılında ziraat eğitimi yapmak üzer Fransa’ya gönderilecek öğrenciler için açılan sınavda 2. olmuş Mont-Pellier Ziraat Enstitüsünden mezun olarak 1883 yılında İstanbul’a dönmüş Ermeni asıllı bir Türk vatandaşıdır. Duyun’u Umumiye idaresi Kevork Torkomyan’nın İstanbul’a döndüğü yıl Paris’te yaşamakta olan Luis Pastör’e (kuduz aşısı ve pastörizasyonun mucidi) bir mektup yazarak ipek böceklerini kıran bu hastalığa bir çare bulması için İstanbul’a davet etmiş ancak işlerinin yoğunluğunu ileri süren Pasteur bu daveti reddederek Mont-Pellier Ziraat Enstitüsü müdürünü önermiştir. Davet edilen Enstitü müdürü, kendisinin gelmesine gerek olmadığını, enstitüden birincilikle mezun olan öğrencisi Kevork Torkomyan’nın bu işin üstesinden başarıyla gelebileceğini yetkililere bildirmiştir. Bu tavsiye üzerine Kevork Torkomyan Hair Daü’t Talimi’nin kurucu müdürlüğüne atanır.

Ticaret, Kervansaray Kenti; Antalya
Uluburun batığının da gösterdiği gibi Antalya ipek yolu ortaya çıkmadan çok önceleri ticaretle tanışmış bir kentti. Bu aynı zamanda Antalya’da deniz yolu ticaretinin karayolun ticaretinden daha önce başlamış olabileceğine de işaret eder. Tarihi kayıt ve belgeler doğu-batı arasında ticaretin yoğunlaşmaya başladığı Roma ve Bizans dönemlerinde Antalya’nın, Side, Faselis ve Alanya limanlarıyla ile birlikte Akdeniz havzasının hem kara ve hem de deniz yolu bağlamında önemli bir ticaret merkezi olduğunu ortaya koymaktadır. Doğuya doğru giden Büyük İskender de, Haçlılar da Batıya doğru giden Persler de, kalay, ipek, baharat ve tahıl yüklü kervanlar da, gemiler de Anadolu’dan geçmek, Anadolu’ya uğramak zorunda kalmışlardır. Antalya ve Alanya çevresinde tespih taneleri dizilmiş kervan saraylar kara ticaret yollarının kanıtları ise, Akdeniz kıyılarında tıpkı kervansaraylar gibi belirli aralıklarla dizilmiş liman kentleri ve Akdeniz’in turkuvaz renkli sularının yuttuğu batıklar da bu ticaretin deniz yoluyla gerçekleştirildiği rotanın kanıtlarıdır.

Anadolu Selçukluları, ulaşımı kolaylaştırmak, yol güvenliğini sağlamak, ticareti yaygınlaştırmak ve ekonomik yaşamı güçlendirmek için kendilerine özgü mimari karaktere sahip, gösterişli ve sağlam kervansaraylar yapmışlardır. Bu yapılar, aynı zamanda Selçukluların taş işçiliğindeki hüner ve inceliğini de yansıtır. Han veya sultan han denilen bu kervansarayların başlıca işlevi, tüccarların, malların ve yolcuların konaklama ve temel gereksinimlerini karşılamaktır. Zamanın ve yörenin koşullarına uygun olarak bir günlük deve kervanı yürüyüş mesafesi olan30-40 km aralıklarla inşa edilen kervansaraylar Anadolu’da Erzurum Antalya Ekseni ile Türkistan, Sinop Diyarbakır ekseni ile Irak üzerinden doğu yol güzergahlarına bağlanmaktaydı.

Sadece Anadolu Selçukluları döneminde değil, Beylikler ve Osmanlı dönemleri boyunca da Anadolu’da İpek Yolu üzerinde anıtsal konaklama yapıları, kervansaraylar inşa edilmiştir. Çeşitli kaynaklarda sayılarının 2 yüzün üzerinde olduğu ileri sürülen Selçuklu kervansarayları konusunda yaptığı çalışmasında Prof. Dr. Mustafa Kemal Özergin Anadolu’da 130 kervansaray tanımlamaktadır. Bunlardan 17 tanesi Antalya ve yakın çevresinde bulunmaktadır ve bölgenin ticaret ve özellikle ipek yolu ticareti bakımından taşıdığı önemi ortaya koymaktadır.

Anadolu’da Selçuklu Kervansarayları
Kervansarayların bilinen ilk örnekleri 1206 yılına tarihlenmekte, son kervansarayların da 1770’li yılların sonuna doğru inşa edilmiş oldukları bilinmektedir. Selçuklu kervansaraylarının bir kısmı, önemli yol güzergâhlarındaki değişiklik sebebiyle Osmanlı devrinde işlevini yitirmiş ve dergâha dönüştürülmüş olsa da Osmanlılar, özellikle İstanbul-Suriye güzergâhında pek çok kervansaray inşa ettirmiştir. Camilerden sonra ikinci sırayı alan Kervansarayların inşasında 1220-1250 yılları arasında bir patlama yaşanmış olduğu gözlenmektedir.

Ticaret, yol ve yolculuk (turizm de denilebilir) kültürümüzü bugüne taşıyan bu yapıların bazıları dimdik ayakta olsa da, büyük çoğunluğu maalesef birer harabe durumundadır. Her mimari eseri, hatta işlenmiş her taşı temsil ettiği tüm ilişkiler ile birlikte kültürel kimliğimizin bir parçası olduğu bilinciyle yaşatmak, geçmişi ve geleceğiyle yaşamımıza dahil etmek gerekir.

Bu bağlamda, İpek Yolu güzergahları üzerinde hala ayakta duran konaklama yapılarının onarılarak ve yeniden işlevlendirilerek yaşatılması; ticaret yolları üzerindeki yüzlerce yıllık kültürel alışverişin izlerinin somut olmayan kültürel miras kapsamında canlı tutulması; çeşitli güzergahların tüm çevreleriyle kültür turizmi kapsamına alınarak, yerel halk öncülüğünde dünyaya açılması; yol güzergahlarındaki mimarlık yapıları odağında Selçuklular, Beylikler ve Osmanlıların Anadolu kültürüne yaptıkları aydınlık ve yaratıcı katkıların bütünsel bir yaklaşımla anlamlandırılması olmak üzere dört boyutta çalışmalara başlanmış olması umut verici bir gelişmedir. Bu çabaların, “Anadolu Kervansaray Yolu” adı altında başta UNESCO ve Kültür ve Turizm Bakanlığı olmak üzere Vakıflar Genel Müdürlüğü, valilikler, belediyeler, uluslararası kuruluşlar, TÜRSAB, ÇEKÜL ve benzeri sivil toplum kuruluşları ve yerel halkın da içinde bulunduğu çok katılımlı bir stratejik planlamayla taçlandırılmış olması umudu sabırsızlığa dönüştürüyor. Umarız bu çalışmalar hedeflendiği gibi salt mimari yapıların restorasyonu ile sınırlı kalmaz ipek ve kervan yollarının tüm bileşenleriyle yaşatılmasını ve yaşanmasını sağlaya bilir. Anadolu’nun kadim ticaret ve mektepli ipekçilik merkezleri olan Antalya ve Alanya’da bu kadim kültürü canlandırmak konusundaki isteğin dışavurumu ne yazık ki umudu hayal kırıklığına dönüştürüyor.

Antalya ve Yakın Çevresinin Kervansarayları
Ağlasun Han: Ağlasun ilçesinde bulunan adı var (Han’ardı) kendi yok
Akhan (Boz Han): Eğirdir-Denizli yolunda 1253 yılında inşa edilmiş
Alara Han: Antalya Alanya arasında 1232 yılında Aleaddin Keykubad tarafından yapılmış özgün planlı
Burmahan: Seydişehir Alanya arasında kitabesi olmayan çok harap halde
Çardak Han: Eğirdir Denizli arasında Çardak Köyü yakınında 1230 yılında inşa edilmiş
Ebü’f-Hasan Hanı: Seydişehir Alanya yolunda Bulhasan köyü yakınında çok harap
Evdir Hanı: Antalya Korkuteli arasında Sultan I. İzzettin Keykavus tarafından 1210 yaptırılmış
İncir Hanı: Antalya Burdur yolu üzerinde Sultan Giyaseddin Keyhüsrev tarafından 1238 yılında inşa ettirilmiş
Kırkgöz Hanı: Antalya Burdur arasında Sultan II. Giyaseddin Keyhüsrev tarafından 1236-1246 yılında inşa ettirilmiş
Köprü-suyu Hanı: Antalya Alanya arasında Aspendos yakınlarında varlığı kesindeğil
Mutbeli Hanı: Alanya Seydişehir arasında
Ortapayam (Kireçli) Hanı: Seydişehir Alanya yolunda Ortapayam köyünde harap halde
Pazarcık Hanı: Alanya Anamur arasında Gazipaşa yakınlarında, adı var kendi yok
Silinti Hanı (Selinus Hanı): Alanya Anamur yolu arasında Selinus harabeleri içinde, yığıntı halinde
Susuz Han: Antalya Burdur arasında Bucak yakınlarında, avlusu yıkılmış
Şarapsa Han: Antalya Alanya arasında Alanya’ya 15 km uzaklıkta 1236-1246 yılları arasında inşa edilmiş
Tol Hanı: Alanya Seydişehir yolunda Eynif Ovasında, çok harap halde

Portakal İpek Yolunun Armağanıdır
Tesadüfe bakın ki, 50. Yılı geriden kalan film festivaline adını veren ve son yıllarda Antalya’nın logosu olarak benimsenen portakalın uzak doğudan (Hindistan) Antalya’ya gelişi ipek yoluyla ilgilidir. Akdeniz’in tümüyle Osmanlıların (Osmanlı korsanlarının) kontrolü altına geçmesiyle ümit burnunu geçerek Asya kıtasını sömürgeleştiren Avrupa ülkeleri portakalı batı ile tanıştırmışlardır. Avrupa da portakal yetiştirildiğine dair ilk yazılı belgeler 1472 yılına kadar uzanmaktadır. İtalyan bir tüccar, 15.000 portakalın satış sözleşmesini göndermiştir. Bu ülkelerden biri Portekiz’dir ve portakal kelimesi Türkçeye “Portekiz’den gelen” anlamında, “Portakal” olarak girmiştir. Antalya logosunu oluşturan Waşington Navel türü ise Amerike Birleşik Devletleri’nin Kaliforniya eyaletinden 1945 yılında Antalya’daki Narenciye Enstitüsüne getirilmiş ve buradan tüm Türkiye’ye yayılmıştır. Valensiya türü ise 1936 yılında İspanya üzerinden ülkemize ulaşmıştır.

İpek ve İpekçilik Kenti; Antalya
Rıhlet-ü İbn Battuta adıyla bilinen seyahatnamenin yazarı ve Ortaçağın en büyük seyyahı olan İbn Battuta (1304-1377) bir Ceneviz gemisi ile geldiği Antalya’da Mısır ve Suriye’den gelen tüccarlarla karşılaştığından söz eder. Antalya Kent Müzesi Kent Belleği Merkezi’nde bulunan belgelerden yola çıkarak hazırladığı “Alanya İpekböcekçiliği Mektebi” adlı kitabında Akdeniz Üniversitesi öğretim üyesi Ahsen Günbulut, ünlü tarihçi Markizi’ya atfen Müslümanların ticari mallarını Avrupalı tüccarların çok sayıdaki gemileriyle Alanya’dan İskenderiye limanına taşıdıklarından söz etmektedir. Ayrıca Selçuklular döneminde Antalya’da üretilen ipek dokumaların Antalya limanından ihraç edildiği, Çin ya da İran’dan ithal edilen ipeklerin Venedik ve Cenevizli tüccarlar tarafından farklı merkezlere dağıtıldığını ve Fransa ve İtalya kökenli ipek elbiselerin Selçuklu tüccarlara satıldığı kayıtlara geçmiş bilgilerden. 1640 yılında Alanya ve 19. YY başlarında Antalya’da ipek üretimi ve ipekçiliğin yapılmakta olduğu da bildiklerimiz arasındadır. Günbulut adını yukarıda verdiğimiz kitabında Antalya’da Kasım 1814-Haziran 1815 arasındaki 7-8 ayda 30 tonu Müslümanlar 63 tonu gayri Müslimler tarafından olmak üzere toplam 93 ton ipek üretilmiş olduğunu ileri sürmektedir. Görüldüğü gibi ipek üretiminin 2/3 gibi büyük bir bölümü gayri Müslimler tarafından gerçekleştirilmektedir. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2007 verilerine göre Antalya ipek üretiminde Diyarbakır’ın ardından ikinci sırada yer almaktadır.

“20. YY ikinci yarısında Antalya” adlı kitabın yazarı Akdeniz Üniversitesi öğretim üyesi Muhammet Güçlü’ye göre, 19. YY ikinci yarısında geniş dutluklara sahip olan Antalya “Koza Kenti” olarak anılıyordu. Ardı ardına gelen savaşlar dutlukları ve dolayısıyla ipek böcekçiliğini olumsuz yönde etkilemiş buna kente yerleştirilen göçmenlerin tütün ekmek için dutlukları kesmesi ve nüfus mübadelesi de eklenmiştir. İpekçiliği yeniden canlandırmak için 1928 yılında Yenikapı’da Bursa’da kurulu “Harir Darü’t-Talimi”ne bağlı olarak Antalya’da İpekçilik, Böcekçilik Mektebi kurumuş ve 1931 yılında Kara Alioğlu bahçesindeki yeni yerine taşınmıştır. Mektep binlerce kutu ipekböceği tohumuna ek olarak, hemen bitişiğinde kurulan fidanlıkta yetiştirilen 48 bin dut fidanını 1934 yılında, 16 bin dut fidanını 1936 yılında isteyenlere ücretsiz dağıtmış ve bu rakam 1941 yılında 60-65 bin dut fidanına yükselmiştir. Yaş koza üretimi, mektebin henüz açılmadığı 1923 yılında 126 ton civarındayken 1933 yılında 65, 1935 yılında 56 tona düşmüş 1940 yılında 79 tona yükselmiştir. Alanya İpekböcekçiliği Mektebi 11 Nisan 1938 Pazartesi günü hizmete sokulmuştur.

Antalya ve Alanya’da yakın zamanlara kadar el tezgahlarında dokunan ham ipekten, özellikle çeyiz bohçaları için iç çamaşırı, pijama, şal üretimi geleneği yaşatılmaktaydı. Alanya renkli ipek şallarıyla ünlü bir turizm kasabasıydı. Son yıllarda Alanya ipek dokumacılığı ve ipek şallarının yeniden canlandırılması çabaları umut vericidir ve benzeri gayretlerin Antalya’da başlatılması halisane dileğimizdir.

Bu satırların yazarı yıllardan beri öğrencilerine İtalya’nın turistlere sattığı ipek kravatlar ve dondurmadan elde ettiği gelirin Antalya’nın otelcilikten elde ettiği gelirle karşılaştırılabilir olabileceğini anlatmaya çalışmaktadır. Bu ülke turizminin karar vericileri turizm gelirinin konaklama ve tur operatörlüğü ile sınırlı olmadığını, bunların dışında çok farklı mal ve hizmet üretiminden çok önemli turizm gelirleri elde edilebileceğini, hatta bu mal ve hizmetlerin konaklama ve tur operatörlüğü hizmetlerinde elde edilecek gelirlerin armasına da katkı sağlayabileceğini görmelidirler.

Expo2016 Dut Ağacını Hatırlamalıdır
İpeğin kendisi gibi dut ağacı da Antalya’ya uzak doğudan gelmiştir. İpekçiliği desteklemek için dikilen on binlerce dut fidanında geriye, bir mahalle adı ve ipekböcekçilikten bir kahvehane, Koza kahvehanesi kalmış olsa da Antalya dutu ve ipeğiyle yüzleşmelidir. Anadolu’da evlerin önüne dikilen ağaçların başında dut gelir. Evin ağacı (evin ruhu) olarak kabul edilen dut ağacı, evin mutluluğu, saadeti, bekası ve bereketinin sembolüdür. Bu geç kalmış yüzleşme için Expo2016 anlamlı bir bahane olabilir. En azından bir caddemizi dut ağaçlarıyla donatabiliriz.
Son

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

ÜYE GİRİŞİ

KAYIT OL